Oyhan Hasan 的个人资料ÖYKÜ DEFTERİ照片日志列表 工具 帮助

日志


3月30日

BİR GECENİN SONUNDA

      Her duyduğu ses, yüreğini hoplatır oldu.     

      BİR GECENİN SONUNDA * Oyhan Hasan BILDIRKİ     

      Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?
      Ya, korku dolu günler?
      Orta yaşlı adam, alnında biriken terleri, elinin ayasıyla kuruladı. Telâşla ceplerini yokladı. İç cebindeki yarı ıslanmış sigara paketini buldu. Tuttu, bir sigara yaktı. Yanındaki inzibat erine baktı. Yarı uykudaydı.
      - Hışt, hemşerim! dedi. Yakar mısın?
      İnzibat eri, elleriyle gözlerini ovuşturdu. Kendisine uzatılan sigarayı aldı, yaktı. Duman kokusu, ortalığı sardı. Esneyip uyananlar oldu. Aksırıklar, öksürükler, çoğalan seslere karıştı.
      Orta yaşlı adam, sigarasını söndürdü. Uyuyormuş gibi yaptı. Gözlerini hafifçe yumdu. Düşündü.
      Daha dün, kurşun gibi ağır bir korku, yüreğini eziyordu. Dolaşık çilesi, yollarını düğümlemişti. Bütün kapıları acabalarla çalıyor, erim erim eriyordu.
      Çiçeği burnunda bir delikanlıydı. Henüz yeni evlenmiş, karısı ilk çocuğuna hamileyken, asker ocağının yolunu tutmuştu. Görenlerin gözünde, bir içim suydu karısı. Köyde, bütün delikanlıların gözü ondaydı. Veli, çok güzel kaval çalardı. Fadime, kavalın bu yakıcı sesine mi vurgundu, ne? Kaç görücüyü geri çevirmiş, babasının güzel hatırı için bile, hiçbirisine olur dememişti. Sonunda Veli’nin dünürcülerine açıldı kapıları. Düğün dernek derken, birbirlerinin oldular. Koyunları ağıla birlikte sürdüler, sütü sağdılar, maya tuttular.
      Bir ilkbahar gününde, şeftalilerin domur domur çiçeğe durduğu bir günün gecesinde, Veli’yi de odaya çağırdılar. Muhtar, şubeden gelen kağıtları imzalattı.
      - Yarın yolcusun, aslanım! dedi.
      - Yarın mı? diyebildi Veli.
      - He, ya!
      - Yarın ha?
      Gece; bir perde gibi indi, açıldı. Veli, Fadime’sini anasına ısmarladı, helâlleşti. Diyarbakır yolunu tuttu. Acemilik derken, usta asker oldu.
      - Askerlik gibisi yok, diye düşündü. Kısa zamanda okuma yazma bile öğrendim. Ne kaldı şurada? Ah, bir de doğacak çocuğum oğlan olsa! Bizdeki beyliğe diyecek mi olur?
      Talimden döndükleri bir günde, akasyaların gölgesine, birbirlerine sırt vermiş bir şekilde, üç beş asker oturmuştu. Aralarında Veli de vardı. İleriden, onbaşının; “Posta!” diye seslendiğini duydular. Herkes, sese doğru koştu. Veli, ürkek, umutsuz, onbaşıya yaklaştı. Onunla göz göze geldi. Onbaşı bir baktı, durakladı. Bir mektubu, küçük parmağının arasına aldı, sakladı. Veli, böylesine bir davranışa hiçbir anlam veremedi. Omuzlarını çekti. Geriye döndü. Akasya gölgesine gitti. Kendilerine mektup gelenleri kıskandı.
      Karavana borusu çaldı. Askerler, yemekhaneye doluştu. Veli’de bir durgunluk var. İsteksiz, arkadaşlarına yemeklerini dağıttı. Birlikte yapılan yemek duasından sonra, lokâle indi. Tam giriş kapısında, omzuna dokunan eli, silkip attı. Baktı, posta onbaşısıydı. Toparlandı.
      Onbaşı;
      - Ne o, hemşerim? dedi. Görüyorum, canın bir şeye sıkılıyor. Öfke, burnundan akıyor.
      Veli, sorulana karşılık vermedi.
      Lokâlin seyrek, ayak altı olmayan bir köşesine çekildiler.
      - Çayları söyle, bakalım! dedi onbaşı.
      Çaylar ısmarlandı. İçtiler. Onbaşının kıpış gözlerinde, oynadığı oyunun zevkini çıkaran bir gülümseyiş vardı. Veli, televizyondaki sese kulak kesildi. O ses, sanki Veli’nin yüreğini okuyor, onun anlatamadıklarını dile getiriyordu: “Bugün posta günüdür, canım sıkılır.”
      - Üzülme be, Veli!
      - Üzüldüğüm yok, onbaşım.
      - Hadi, hadi! Gözün aydın! Bak, mektubun var.
      Veli, onbaşının uzattığı mektubu alınca, yerinde duramaz oldu. Kalktı, izin istedi.
      - Anlamıştım, dedi. Fakat…
      Sözün gerisini getirmeden çıktı. Heyecandan, kalbi küt küt atıyordu. Zarfın üzerindeki yazı, tanıdık, o her zamanki yazı değildi. Değişmişti. Kör kör yanan bir ışığın altında, elleri titreye titreye, zarfı açtı. Okumaya başladı. Okudukça, yandı yandı.
      Tel örgülerin dışından, vızır vızır arabalar geçiyordu. Veli, ayın halesine baktı. Ne kadar saf, temizdi. Turuncu hale, mavimsi ışıklar saçıyor, oynayışlar, kımıldanışlarla gecenin sonsuzluğuna karışıyordu. Arabalar kâh gurbet taşıyor, kâh gurbete doğru yol alıyordu. Nöbet yerinde Veli’nin ayak sesleri: “Rap, rap!”
      Veli yürüdükçe, düşündü. Düşündükçe, duygularının seline kaptırdı kendisini. Karar verecek gibi oluyor, hemen vazgeçiyordu. Ölçtü, biçti, gördü.
      - Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal! dedi kendi kendine.
      Dilinin ucundan, ansızın dökülüveren bu sözlerinden utandı. Ötesine, berisine baktı. Bir duyan, işiten var mı diye.
      Az sonra, yeniden kurmaya başladı. Duygularının çağıl çağıl çağladığını gördü. Boşa koydu, dolmadı. Doluya koydu, almadı. Ağır geçen zamandan bıkıp usandı. Saatine baktı. Nöbet zamanı doluyordu. Beynindeki bütün kurtlar uyandı. Beyninin en ucunda bir yerde, bir ışık çakıp söndü. Kararını vermişti. Tüfeğini, nöbetçi kulübesine bıraktı. Tel örgüye doğru yürüdü.
      Yürüdükçe düşündü:
      - Demek, bir tanemi, karımı kirletmişler, ha? dedi. Çocuğum da düşmüş. Ne kötü?
      Omuzlarında bir ağırlık, alnında vıcık vıcık terler… Ay, sanki yere doğru eğilmiş, birilerini yakalamak ister gibiydi. Hafif rüzgâr çıkmış, yüreği köz köz yanan Veli’yi, biraz olsun rahatlatmıştı. Fakat bu geçici rahatlık, nice zorluklara gebeydi. Veli, duygularının selinin akınınca gidiyordu. Tel örgüden atladı. İlk gelen arabayı, durdurdu. Soluk soluğa bindi. Geçti, gitti. Bir uzun yolun keskin dönemeçleri arasında kayboldu.
      Güm güm dövülen kapının arkasındaki yaşlıca bir kadın sesi;
      - Gecenin bu saatinde, acaba kim ola, bu deli? diyor, telâşla kısık lâmba ışığını açmaya uğraşıyordu.
      Veli, gıcırdayarak açılan kapıdan içeri daldı. Az kaldı, ihtiyar ana, elindeki lâmbayı düşürecekti. Karşısında, vakitsiz gelen oğlunu görüverince, besbelli şaşırmış, pirelenmişti.
      - Veli’m, aslanım, hayrola? dedi.
      - Hayır, be ana. Yalnız korkmuş, ürkmüş gibisin. Beni gördüğüne sevinmedin mi?
      - Sevinmez olur muyum? Fakat böyle apansız gelişin, nice yıllık hasret? Şaşırdım oğul! Bak, hâlâ seni ayakta bekletiyorum. Geç hele, şöyle buyur! İhtiyarlık mı desem, kocalık mı desem… Ne desem, bilmem! Ara sıra elim ayağıma dolaşıveriyor.
      Veli, çöktüğü yer minderinden, konuşan, fakat bir türlü asıl konuya giremeyen anasını dinliyordu. Dışarda köpek ulumaları, gecenin koyu sessizliğini yırtar gibiydi. Oda sessiz, ıssızlaşmıştı. Fadime, ortalıkta görünmüyordu. Bu odada, onunla az mı konuşmuşlar, pembe hayâller kurmuşlardı? Çocukları, kendileri gibi kara yazılı olmayacaktı. Onları okutacaklar, her zorluğa katlanacak, gerekirse ayaklarının altına yol olup serileceklerdi. Ama şimdi?
      Ya şimdi?
      Şimdi, odada derin bir sessizlik var. Köpek ulumaları da duyulmaz oldu. Besbelli sabaha oluyor. İşte uzaklardan, çok uzaklardan, şöyle böyle duyulan bir horoz sesi. Konu-komşu pencerelerinde netleşiveren ışıklar. Ortalığa düşen insan, hayvan sesleri.
      İhtiyar ana, derin bir “oh” çektikten sonra;
      - Ya, işte böyle oğul! dedi. Artık, gerisini sen bilirsin. El içine çıkamaz oldum ben. Seninkileri en son, İzmir yanında görmüşler.
      Veli, kalktı, sivillerini giyindi. Sandık odasına geçti. Bir zaman orada eğlendi. Güneş, kızıl ışıklarını ufka yeni yeni salarken, anasından helâllik diledi, varıp çıktı.
      İhtiyar ana, gözlerinde iki damla yaş, açık kapıyı kapattı, içeriye, günlük dertleriyle uğraşmaya çekildi.
      Köyodası’nın önünde, bir tesbih ağacının yer yer gün ışığıyla delinen gölgesinin altında oturan ihtiyarlardan biri;
      - Baksana, dedi muhtara. Kasım Ağa fena vurulmuş. Yatıyormuş.
      Bir başkası;
      - Veli yapmıştır, diyorlar. Sözüm ona, görenler varmış.
      - Günahını almayalım garibin, dedi muhtar.
      İçenlere, birer sigara dağıttı. Sustular.
      İleriden, köy girişinde, tozu dumana katarak gelen jandarma jeep’ini gördüler. Muhtar doğruldu, odayı açtı. Döndü. Gelenleri karşıladı. Kasaba doktorunu görünce, sitem etmeden yapamadı.
      - Başka türlü geleceğiniz yoktu, değil mi beyim? dedi.
      Kasaba doktoru öksürüp, aksırdı. Muhtarı duymazdan geldi. Başçavuş;
      - Dur hele, muhtar! dedi. Vukuata bakalım. Sonra doktor beye çıkışırsın.
      Muhtar, köy bekçisi ve kasabadan gelenler, birkaç yaşlı, Kasım Ağa’nın evine gittiler. Sorup dinlediler. Yazıp çizdiler.
      Kasım Ağa;
      - Kendisini göremedim. Lâkin sesi, Fadime’nin Veli’sinin sesine benziyordu. O olabilir, dedi.
      Başçavuş, muhtardan Veli’nin künyesini aldı. Kasabaya dönerken sıkı sıkı tembihledi.
      - Çevreye göz kulak ol, muhtar!
      Öğleye yakın Kasım Ağa, ağırlaştı. Gelip gideni tanıyamaz oldu. Akşama doğru köy camisinin minaresine yeni takılan hoparlörden, bir selâ sesi duyuldu. İş çabuk anlaşılmış, Veli’nin asker ocağından kaçışı, Kasım Ağa’yı vuruşu, bütün çevrede dal budak salmıştı.
      Aradan hayli zaman geçti. Veli, bir daha köye dönmedi. Ama Fadime, arkasında iki yavrusu ile köye geri çıkageldi. Çökmüş, bitmiş, saçlarına aklar düşmüş, dillere destan olan güzelliğinden eser kalmamıştı.
      Önceleri, “dikkat, tehlikelidir” diye bütün yurtta aranan Veli, şimdilerde aranmaz, kendisinden söz edilmez olmuştu. Köyü ile olan her türlü bağını kesip atmış, boğaz tokluğuna, o kapı senin, bu kapı benim diye, tozup koşar olmuştu.
      Başkaları onun sırtından küplerini doldurdular. Doymak bilmeyen bir açıkgöz, yanaşmalarından birini, Veli’nin koynuna soktu. Bu yasak evlilikten, iki oğlu doğdu. Onlar da babalarının yanında, açıkgöz ağanın kapısında karakullukçu oldular. Veli, boş yere, faydasız yere, yandıkça yandı.
      Oğullarının kaderini değiştirmesi imkânsızdı. Onlara kimlik kartı bile çıkaramamış, büyüğünün okul çağının geçmesine göz yummuştu. Avluda, civcivlerini korumaya çalışan tavuğu seyretti.
      - Sende erkekliğin zerresi kalmamış, be Veli! diye söylendi. Sen, bu hâllere düşecek adam mıydın? Hani okumuş çocukların olacaktı? Hani, başın yukarda, alnın açık dolaşacaktın? El içine karışıp, adam sırasına girecektin? Şimdi niye, böyle köşebucak insanlardan kaçışın? Haberleri bile dinlemez oldun. Arananlar listesinde adın çıkacak diye, ödün kopuyor, ödün! Şu anaç tavuktaki cesarete bile sahip değilsin.
      Veli, kendi kendisiyle kuşluk vaktine kadar konuştu. Ölçtü, biçti. Karar verdi. Oğullarını öpüp kokladı. Balıkesir’e indi. Şehrin kalabalığına çıkmak, onu, bir tuhaf hâle soktu. Her duyduğu ses, yüreğini hoplatır oldu. Sıkıntılarını, çektiklerini unutmak için, uzun uzun vitrinleri seyretti.
      - Dünya varmış be, diye düşündü. Yaşamak, ne kadar güzelmiş!
      Akşam güneşi, vitrin camlarına vuruyor, alev alev yanan camlar, arkalarındaki eşyaları daha da güzelleştiriyordu. Yavaş yavaş, el ayak çekiliyor, caddeler tenhalaşıyordu. Askerle dolu bir cemse, caddenin başına yanaştı, durdu. Birer ikişer askerler inerek, nöbet yerlerini almaya başladılar. Veli, gözlerini vitrinden ayırmaksızın, onların her hareketini kolladı. İlktir askerden kaçtığına yandı, hayıflandı. Askerî cemse hareket etti.
      Veli’nin yüreciğinde bin bir soru, düğümlendikçe düğümlendi. Köşe başına yeni gelen nöbetçi er, sağa sola baktı. Veli’yi gördü. Ona doğru yöneldi. Veli, yaklaşan tehlikeyi sezdi. Oradan hızla uzaklaşmayı düşündü. Fakat, adım atacak gücü, nedense kendisinde göremedi. Sanki ayakları, olduğu yere, mıh gibi çakılıp kalmıştı. Soğuk soğuk terlediğini anladı, bunaldı. Talimli adım sesleri kendisine yaklaştı. Buyuran bir ses;
      - Hışt, hemşerim! dedi.  
      Veli, sese döndü. Zor anlaşılır bir şekilde;
      - Ne var? diyebildi.
      Beriki;
      - Kimliğin yanında mı? diye sordu.
      - Ne kimliği?
      - Anlayacağın, kafa kağıdı…
      - Yok!
      - Yok mu? Be hemşerim, hangi çağdasın?
      Veli’de çağını bilecek hâl mi kaldı. Geçende ağasının bir konuşmasına kulak kabartmıştı. Oğlunu şehre gönderirken, sıkı sıkı, kimliğini soruyor; “Sakın ha, yanına alamamazlık etme!” diyordu. “Alt tarafı, gömlek cebine sığacak bir kâğıt. Lâkin yoklamada üstünde çıkmayıverir. Doksan gün, anadan babadan, çordan çocuktan olursun. Kendini delikte bulursun.”
      Veli, yok demişti ya, yine de sağını solunu karıştırmadan yapamadı. Etraflarını birkaç meraklı sardı. Yalvarıp yakarmanın da faydasız olacağını biliyordu. İnine duman verilmiş ayı gibiydi. Çırpındıkça, kimliği ortaya çıkacak, kim olduğu artık anlaşılacaktı.
      İkinci bir asker, meraklıları yardı. Vardı, yanlarına geldi. Tam bu sırada, köşe başından kendilerine doğru gelen bir askerî cip belirdi.
      - Ne var orada?
      Soruyu ilk asker karşıladı;
      - Kimliği yok bunun, komutanım!
      - Ya, demek öyle. Gönderin buraya.
      Veli, cipin arka tentesini kaldırdı, bindi. Askerî cip hareket etti.
      Meraklılardan bazıları;
      - Yazık oldu adama, dedi.
      Bu arada kimliksiz olup da sıvışanlar az değildi. Fakat nedense gökten yağan kasnaklardan ilki, Veli’nin boynuna dolanmıştı.
      Merkezde yapılan sorgulama çabuk bitti. Bu sorgulama sırasında Veli’nin asker kaçağı olduğu ortaya çıktı. Derhal kâğıtları hazırlandı. Yanına bir inzibat eri katıldı. Kışlasına, kalan askerliğini tamamlaya, geri gönderildi.
      Veli, hafiflemişti. Yüreğindeki korkuların çoğu dağılmış, yerini ılık umutlara bırakmıştı. Meşhur 1974 affıyla da, Kasım Ağa dosyası kapanmış, Veli, o zamandan beri boşuna yanmıştı.
      İnzibat eriyle Veli, Ankara garında ikinci bir arabaya bindiler. En gerideki beşli koltuğa oturdular. Otobüs, az sonra hareket etti.
      Artık, korku dolu günler geride kalmıştı.
      Veli, ilktir korkusuz olmanın güveni içindeydi.
      Hele yaşamak?
      Korkusuz olmak? Ne kadar güzelmiş!..
      Bağarası, 1981 Ağustos

      Oyhan Hasan BILDIRKİ

8月11日

ENDİŞE

Gündüzün, nedense “endişe” kelimesine takılmış, ona, kendimce çeşitli manalar yüklemiştim. Söylenişi güzel olan bu söz, ansızın yüreğime bir mıh gibi çakıldı. Rahatım, huzurum kaçtı.

Uzun, ince bir yol. Solunda, tek taraflı bir beton kal dırım var. Üç beş ağacın gölgesi yola düşmüş. Aceleci ayak sesleri kaldırımı dövüyor. Kuşluk vakti. Yolda katranımsı, toza toprağa bulanmış büyük lekecikler, geniş oyuklar uzanıyor. Ta gerilerde, yolun başlangıcında, danslarıyla kaldırıma taşan kızlar, ilgi çekici, gönül çelen figürleriyle arsız, sırnaşık, utanmasız yarışıyorlar. Çalgıcısı görünmeyen zil ve tef sesleri duyuluyor.

Gönlümde bir gariplik var, hüzünlüyüm. Amaçsız kederler içindeyim. Sıkıntılarım, sarmaşıklar gibi boy atmış, incelmiş, tel tel olmuş, sürgüne durmuş. Sanki bir yerlerim kırılıp kopacak, yüreğime kan damlayacak. Buna rağmen sessiz, sakin ve her şeyi kabule razı bir haldeyim.

Zaman ilerliyor, yol, yürümekle tükenmiyor.

Kızıl, kahve, eflatun saçlar. Kalkan, inen, dönen, kıvrılıp, oynayan kollar. Artan zil ve tef sesleri. Ortalığa, bir bozkır öğlesinin kızıl sıcaklığı çökmüş. Susamışım. Yüreğimdeki yangının alevi, dudaklarıma oturmuş. Çeşmelere yanaşsam, kurutacağım. Hoş, yol boyu, ne bir çeşme, ne bir sebil görünü yor. Serinlemek, hafiflemek, sırtımdaki saydam yükü kaldırıp atmak ne mümkün!

Yol, yürümekle tükenmiyor. Sıkıntılarım kınnaplaşmış, uzadıkça uzuyor.

Dostlara sığınmak istedim. Tanıdık çehreler aradım. Baştan ayağa dikkat kesildim. Belki birine içimi dökebilir, endişenin kıl kurtlarından yakamı kurtarabilirdim. Bu ümitle sağa sola, öne arkaya baktım. Dansçıların önünde tek sıra yürüyen, belli belirsiz çehreler. Yaklaştılar. Bir bekleyişin sancısını yaşıyorum.

Yaklaştılar.

Peş peşe üç karaltı.

Önde, ağır aksak yürüyen, yaşadığı yılların verdiği yorgunluğu bastonuna yükleyen, arada bir, üstlüğünün ucuyla alnında tomurcuklanan terlerini kurulayan yaşlıca bir kadın; anam. İlkin onu gördüm, tanıdım. Baktım, onun da gözlerinde alacakaranlık umutlar var. O da, cevapsız soruların sağanağı altında kalmış.

Gözlerime inanamadım. Aynı anda, birkaç zamanı birlikte mi yaşıyorum, ne? Ardı sıra gelen öteki adamı da görünce, şaşırdım. Tepeden tırnağa, o adamda kendimi buldum. Huyu, suyu, tüyü, edası ve konuşmasıyla, giyimi, kuşamıyla tıpkı bana benziyordu. Gözlerinde donuk, ama meraklı bakışlar. İkisi birlik olmuş, beni sıkıştırıyorlar.

Gidiyoruz.

Yol, yürümekle tükenmiyor.

Üçüncü karaltı da seçildi. Dansçıların önüne geçmiş, yarım yamalak da olsa, onları taklide çalışıyordu. Beynime kaynar sular döküldü. Hararetten olacak, köz köz yanmaya başladım. Kendi kendime:

- Bunca çocuktan sonra, dedim, hangi akla uydu da böyle davranabiliyor?

Anam atıldı.

- Ona, dedi, sen yüz veriyorsun.

Benzerim doğruladı.

- Öyle!

Karım, açılıp saçılmış, beş çocuktan sonra, yeniden gençliğe dönmüştü.

Utandım, eridim.

Benzerim, anamla birlik olup yüklendiler.

- Boşa onu!

- Niçin?

- Artık sana, ondan fayda yok!

- Neden?

- Yüzün yerde mi gezmek istiyorsun?

- Çocuklar?

- Onlar palazlandı, hepsi kanada geldi.

- Ya, yanlış uçarlarsa?

- Biz varız!

Yolu, bir uçtan ötekine, yutarcasına taradım. Yukarı tükürsen bıyık, aşağısı sakal. Daraldım. Acaba hangi dost limana sığınmalı, funda demir atmalıydım? Anam ve ben zerim, işin kolayındaydılar. Ben, umutlarımın bozgununa uğramıştım. Tükenmiş, çökmüş, yıkılmıştım. Onların umurunda mı?

“Boşanıver, gitsin!” Kolay mı? Fiskoslara, bıyıkaltı gülmelere katlanabilir miyim ben? Kendimi ucuza satar mıyım? En iyisi, gidip karımla konuşmak.

Ama nasıl?

Ben yaklaştıkça, o, benden kaçıyor, uzaklaşıyor. Göz göze gelir gibi olduğumuz anlarda, yabancılaşıyor.

Çalgılar sustu. Dönmeler, bel kırmalar, sırnaşmalar bitti. Dansçılar yok oldu. Zaman döndü, bir büyük şehrin gecesine varıp oturdu. İstanbul’da kolaysa, aradığını bul. Güzelim evler, perdelerle kapatılmış. Balkonlar silinmiş. Geniş caddelerde, kocaman meydanlarda türlü çeşit binlerce ses. Hangi birine bakacak, hangisine yetişeceksin? Ağaçlarda yeşilin zerresi kalmamış. Hoş, zaten bu gece, yaşamaktan bezdiğim bu gece, ne ben de umut, ne de ağaçlarda yeşil bırakmış. Zifiri karanlık, hemen her şeyi yutmuş.

Yüreğim ezik, boğazımda hıçkırıklarım düğümlendi. Hava, ayaza kesti. Üşür gibiyim. İçim bulanıyor. Ağırlaşan göz kapaklarım başımı döndürüyor. Utanmasam, kusacağım.

Kendimle hesaplaşıyorum: Şimdiye kadar karımın bir kötülüğünü görmüş müydüm? Hayır! Aramızdaki bu, buz dağlarının sebebi ne? Hiçbir sebep yok! Aşına, ekşi mi dedim? Yoo! Hem o da bana, şöylesin veya böylesin demedi. Bu tatsızlık nerden çıktı?

Elimde bir soğukluk hissettim. Baktım, her kapıya uyacak, her kördüğümü çözecek onlarca anahtar, avucum da duruyor. Sarısı, beyazı, lalesi, yalesi. Düşündüm: Bunlar ne olabilirdi? Bunca anahtarın, avucumda ne işi vardı?

Çaresizliğimin verdiği eziklikten ve biraz da ısınabilmenin umuduyla olacak, bir kahveye daldım. Amaçsız, bir köşeye oturdum. Soruların tufanına uğramış beynim, zonkluyor.

Omzumda tanıdık bir el, soğukça sesleniyor:

- Geçmiş olsun!

- Teşekkür ederim.

- Biz de üzüldük, fakat sen üzülme e mi?

- Elbette!

Konuşma uzayacaktı, durdurdum. Ele güne rezil olmuş, tefe alınmaya başlamıştık. Üstesine, bu rezalet çanağını açana, teşekkür ediyorduk. Hay doğmaz olaydım!

Hızla dışarı çıktım. Gözlerime inanamadım. Gördüğüm oydu, karımdı. Beni gördü, yolunu değiştirmek istedi. Fırsat vermedim. Kurtuluşu, sırtını dönmekte bulmuş olmalı, kaçtı. Çok katlı bir apartman kapısından içeri daldı. Yakalamıştım. Arkası sıra gittim. Zile uzandım, ziller ses vermiyor. Kapıya dayandım, açılmıyor. Aklıma, anahtarlar düştü. Birisini kilide uydurdum. Sağır kapı açıldı. İçeride binlerce oda. Onca anahtar, hangisine yeter? Yüreğimde tarifsiz korkular, at koşturuyor. İzinsiz, cüretkâr bir tavırla kapı açmanın ayıbını yaşıyorum. Her tarafım tere bulanmış. Bir gören olsa, “Bu yaptığın nedir?” diye sorsa, katıla katıla ağlayacağım. Gözyaşı, tere karışacak, üzün tümden yok olacağım. Nasılsa, en üst merdiven basamağına kadar çıkmışım. Karşımda, üzerinde gözetleme noktası bulunan bir oda kapısı. Işıklar yanmıyor, fakat bu göz kamaştırıcı aydınlık nereden geliyor? Acaba hangi pencere açık? Kızıl sıcak, ortalığı yakıyor.

Ayak sesleri... Konuşmalar!

Gözetleme noktası karardı. En alt kattan, merdiven sahanlığından yükselen, koridor boşluğunu çınlatan bir tınlama sesine, uyandım. Yazık bana! Onca anahtarı düşürmüştüm. Tınlamaya, bütün kapılar açıldı. Her kapıdan dışarıya birer baş uzandı. Soran, garipseyen, acıyan, azarla yan, susan binlerce göz, gözlerimde odaklandı. Kaçacak bir yerim, tutunacak bir dalım yoktu. Kendimi, olanca gücümle boşluğa mı bırakmalıydım?

Ne için?

Kim için?

Değer miydi?

Ya çocuklarım, anam, benzerim?

Derken, uyanmışım. Sabah güneşi, tül perdeden içeri vurmuş. Terlemişim. Yastığım ıslanmış. Karım, başucum da duruyor. Yine her zaman ki gibi sesleniyor:

- Haydi, çay hazır! Çabuk ol! Okula geç kalacaksın!

“Çay hazır!” “Okula geç kalacaksın!”

Vay be! Desenize, ben yaşıyormuşum. Karım, kahvaltıyı hazırlamış, başucuma kadar gelmiş. Biz, nelerle, ne endişelerle boğuşmuşuz da, haberimiz olmamış.

Boşanmak ha? Endişesi bile zor, korkunç!

En iyisi; mutlu bir yuva, çoluk çocuk, olura olmaza kulak asmadan, ağız tadıyla yaşmak değil mi?

Gündüzün, nedense “endişe” kelimesine takılmış, ona, kendimce çeşitli manalar yüklemiştim. Söylenişi güzel olan bu söz, ansızın yüreğime bir mıh gibi çakılmış, rahatımı, huzurumu kaçırmıştı. Kahvaltıda hafiflemiş, serinlemiş, sırtımdaki saydam yükü kaldırıp atmıştım.

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ                  

7月19日

KUŞLUK VAKTİ

Han'ım hey!

     Kara gecelerin ardı sabah. Sabah dinçlik demek, dahi gayret demek. Sabah, tamı tamına bütün yeni başlangıçların anahtarı. Niyet, sabahın perdesi. Şol perde, kara gecenin sayısız parlak yıldızlarını örter. Dahi perde, parlak yıldız sayısınca umutları söndürür söndürmesine de, ara sıra bazılarını yeşertiverir. Ol yeşerme, şol hayatın devamı demektir. Yalnız; niyet kötüyse, cümle işler sarpa sarar. Dahi niyet iyiyse, cümle işlerin sonu hayra çıkar. Hüner, ol perdeyi tam kıvamındayken açabilmekte.

     Gerisi güneş...

     Güneşi yakaladın mı, ötesi kolay!

     Amma güneş, er adamın üstüne doğmaya! Dahi güneş, kalpazanların dışındakileri yatağında yakalamaya!

     Tavukların serdarı göğsü güzel al horoz, vaktin erdiğini duyurmak için olmalı, kısa kısa, dahi kesik kesik dem tuttu, öttü. Kara gecenin yıldızları bile tek tek söner oldu. Alaca karanlıkta karşı yatan ulu dağlar dahi seçilmeye başladı. Şol minarelerde de İslâm bülbülleri şakıdı. Bazı evlerin pencereleri tek tük dahi olsa şavkıdı, turunculaştı. Sakalı ağarmış kocalardan bazıları da yola düştü. Karşı yatan ulu dağların ardı kızardı. Gittikçe açılan, dahi halka halka yayılan renk cümbüşü, bütün âlemi tuttu. Ahırda atlar kişnedi, tokatta danalar böğürdü. Kümeste tavuklar cıyak cıyak. Beli, yaşayana yeni bir sabah başlayacak.

     Kadersizin Çakır, gürleyip söylendi:

     - Kalk bre avrat! Handiyse bak, güneş üstümüze doğacak. Kan uykusuna mı yattın? Er sabah yatan avrat, adamın evini yıkar, dahi ocağını söndürür derler. Haydi, davran bre avrat! Kalk!

     - Sabah sabah dellenme, herif! Zorun ne? Kalkıyoruz işte!

     - Sözümün üstüne söz koma. Avradın hası, dahi huyundan tutulur. Huyun, huy değil.

     - Ne varmış huyumda? Hangi eksiğimi gördün de, sabah sabah tafra satmaktasın?

     - Alınma be kınalı kekliğim, gönül verip sevdiğim, uğruna evler bastığım, ak boz atımın terkisinde diyar diyar dolaştırdığım, dahi dal dal, boy boy oğullarımın anası! Görürüm, naza dahi gelemez oldun.

     - Sırasız horoz bile ötmez. Şimdi nazın vakti mi?

     - Öyle say!

     - Say demesi kolay da, nedendir vaktin ucunu kaçırmışız. Kocalık, maskaralık! Oğul oğul desek, medet yok. Tez mürüvvetlerini görelim dedik, kancık koynuna saldık. Avrat buyruğuna girip, dahi evi köyü hepten unuttular. Hasretlerine mi yanarsın, yoksa yalnızlığına mı kan doğrarsın? Feleğim şaştı. Dahi sığır sıpa derdi, ahır temizliği, şol tokat süpürmesi, elimde ayağımda can mı bırakıyor? Şu yorgunluk, başa belâ! Canım geçmiş. Uyuyakalışım bundandır, beli bil.

     - Demem o değil bre evimin direği, kınalı kekliğim! Oğul hasreti, beni dahi bunaltıyor. Dahi ovanın dikeni, zincanı, tozu, dahi yılanı, çıyanı gözümü yıldırıyor. Lâkin, kadere isyan olmaz. Alınyazımız, şerefimiz. Kanada kaldırıp uçurduğumuz evlâtlarımız, elbet kendi yollarında gidecek, beli.

     - Doğru dersin. Lâkin hasretlerine katlanmak zor! Oğul kokusu, şol koca dünyanın en büyük lezzeti. Dahi cennet kokusunun tıpkısı. Hayırsızlar, burnumda tütüyor. Avluya girmelerinin hayâli, yürek yangınlarımı hafifletiyor. Dahi umudum, vefâsızlıklarını silip götürüyor. Ne yaparsın? Benimki ana yüreği. Her derde katlana katlana örseleniyor. Hem, sana dahi acıyorum. Ya elden ayaktan kesilirsen, ya kör boğaz uğruna katlanmak zorunda kaldığın işe çıkamazsan, ol vakit ne eder, ne tutarız?

     - Tasalanma, bre kınalı kekliğim! Şol koca dünyada tersini gören yok. Söyleyenler, doğru demiş: Olacakla öleceğin önüne geçilmez. Dahi işler, eninde sonunda olacağına varır. Amma gönül dediğin alçaklara konmaz, dahi yükseklerde uçar. Şol kısacık ömrümüze, bin yıl yaşayacakmışız gibi, tamam bütün umutları yükleriz. Palazlarımızı koca adam sayar, dahi kendi yerimize koruz. Hemi de yapacaklarına bile karışırız. Bırakalım, gönüllerince yaşasınlar demeyiz. Koca dünya, çelişkiler dünyası. Oğul uşak dediğin sabun köpüğü. Dahi vakitsiz köpürmez, beli bil.

     - Gevezelik neticesiz. Perişanlık, çene ağrısı. Dur hele dur da, kalkayım! Nankör boğazı doyurmak gerek.

     - Acele etme!

     - Neden?

     - Nedeni basit. Zorlu bir rüyânın tutsağı olmuşum. Koca gece, kurtlarla boğuştum. Binlerce canavar peşime düştü. Kaçtım, arkam sıra yetiştiler. Gizlendim, önüme çıktılar. Derken, ölülere çattım. Ölü görmek, diriliğe işarettir derler. Aralarından Pelvan Rıza ile güreş tuttum. Lâkin bu defa o beni, aldı aldı yere çaldı. Ele güne maskara etti. Cümle yoldaşlarım, dahi tamam bütün akranlarım, ondan yana geçti. Meydanda bir başıma, yapayalnız, kara yere çakılı kazık gibi kaldım. Tek başıma! Yapayalnız. Kolum kanadım kırık.

     - Herif, herif! Sen rüyâ müya görmezdin. Dur hele, hemen kötüleme. Azıcık hayra yor!

     - Yüce Tanrı'm, bize baksın! Hayırlar yüzümüze gülsün. Lâkin gönül verip sevdiğim, kalem kaşlım, koşa badem ağızlım, şol korkularım, cesaretimi kırıyor. Sanki Pelvan Rıza, beni dahi yanına çağırıyor. Beni dahi, öbür tarafa çekip götürmek sevdasında.

     - O nasıl lâf öyle? Ağzından yel alsın!

     - Alsın!                                                             

     Kınalı keklik sekişli, uğru nakışlı, anlı çatmalı, çeviklikte ceylana benzer Zehra Ana, kalkıp yerinden doğruldu. Abdestliğe çıktı. Boşalan ibrikleri yüklendi, pınara gitti, doldurdu geldi. Akşamdan ocağa bıraktığı çalı çırpıyı tutuşturdu. Nefis körlemek uğruna, şol tarhana tenceresini ocağa vurdu. Karıştırdı, karıştırdı. Hayâllerinin sonsuz baskınlarına uğradı. Birinden diğerine koştu. Yakalamak istediklerinin peşinden gitti.

     Han'ım hey!

     Söz uzarsa tavsar, incelir, kopar. Sözün durduğu yerde dahi, hareket başlar. Hareketin olduğu yere dahi bereket yağar. Hayatın hası, iyisi, yaşanacak olanı bile budur.

 

Karşı yatan kara dağlar aydınlanınca

Cümle âlem uyandı.

Göğsü al kınalı bülbül öter ötmez

Soylu atların akınları başladı.

Bilinmez ufukları tutacak gibi

Kurt kuş, dahi börtü böcek seslendi

Tavla tavla taylar kişnedi

Taze akınlara çıkacak gibi

Karşı yatan kara dağlar aydınlanınca

Tavla tavla taylar kişnedi

Başladı akınları soylu atların

Bereket yüklü ufuklara doğru

Bütün dudaklarda aynı nida:

Cümle yeni günlere merhaba!

Merhaba, merhaba dağa taşa!

Merhaba, merhaba kuşa kurda!

Gizlenmiş bir gümüş taç gibi

Umut, bilinmez ufuklarda!

 

     Sofra kuruldu, toplandı. Acı yavan, kuru soğan ne varsa bölüşüldü, paylaşıldı.

     Kadersizin Çakır, avluya çıktı. Karabaş'ın yaltaklanmasına aldırmadı. Karabaş köpektir, tıynetinden olmalı, sahibinden yüz bulamayınca küstü, sırtardı, kısık kesik havladı. Ahırda atlar kişnedi. Durmadı, dahi kümeste tavuklar gıdakladı, cıyakladı.

     Kadersizin Çakır söylendi:

     - Hoşt, Karabaş! Rahat dur. Maraza çıkarmanın sırası değil, dahi sabah sabah yaltaklanma. Tonla işim gücüm var. Bacağıma dolanacağına, arabanın yanına git. Haydi!

     Karabaş, hırlamasını kesti. Kulaklarını eğdi, ol burnu yerde, toprağı koklaya koklaya, denilen yere gitti, çöktü. Hemen çakal uykusuna yattı. Lâkin Kadersizin Çakır'ın tamam bütün davranışlarını, sağa sola gidişlerini, dahi nefes alışını bile gözlüyordu.

     Kadersizin Çakır da durmadı. Tez arabasının yanına yürüdü. Çemberi yerinden oynamış tekeri, kendine doğru çekti. Şol demirin soğukluğunu da, dipten doruğa bütün yüreğinde hissetti. Döndü, Karabaş'ın önünden geçti, oku yakaladı yokladı. Alçak kanatları daha yüksekçeleriyle değiştirdi. Arka dingilde asılı kovayı, dingil üstüne abanmış küreği yerinde gördü, sevindi. Ot minderi aldı, yerine koydu. Şol kamçısını havada şaklattı, minderinin yanına bıraktı. Beklemedi, ahıra girdi. Karabaş durur mu? Ol dahi öyle yaptı. Peşi sıra yetişti, aralık duran ahır kapısından içeri süzüldü. Boy boy atlar tereddütteler. Bakıcılarını görünce sevindiler, kişnediler. Lâkin Karabaş'tan hoşlanmadılar. Öfkelerini, şol kızgınlıklarını toynaklarıyla toprağı eşeleyerek belli ettiler.

     - Huysuzlanma, Akkız! Bugün sıra sende. Oyunbozanlık istemem. Yolumuz da hayli uzak. Düz ovayı aşıp, karşı yatan kara dağların eteğine gideceğiz. Yükün bile çok, ha!

     Nice şol yarış atlarının anası Akkız, burnundan soludu, kişnedi. Kadersizin Çakır, hatılın üzerindeki demir tarağı aldı. Akkız'ı tımar etti. Yele arasında yuvalanmış bir keneyi dahi buldu, çıkardı, yere attı, çiğnedi. Kaşağı, Akkız'ın sırtında gezindikçe, şol at rahatladı. Kaçamakça dahi olsa Kadersizin Çakır, diğer atlarını bile tımarladı. Akkız'ı yalancı yularından çözdü, dahi kapıya kadar yedekledi. Sonra yana çekildi, aralık kapıyı ardına kadar açtı. Kapanmasını önlemek için önüne irice bir taş koydu. Acelesi olan Karabaş'a öfkelendi. Akkız'ın sağrısına şaplağını yapıştırdı. İrkilen Akkız, hızla ileri atıldı, dahi dışarı boşandı. Koştu, arabanın yanına vardı. Karabaş dahi peşindeydi.

     Kadersizin Çakır, koşum takımlarını omuzlandı, hamutları aldı, tez Akkız'ın yanına vardı. Hamutu, Akkız'ın boynuna taktı. Koşum takımlarını bağladı. Beklemedi, geri döndü, ahıra girdi. Beli, tek atla onca yükü taşımak, karşı yatan kara dağların eteğine ulaştırmak zordu. Bu düşünceden olmalı, Kadersizin Çakır, ince fikre daldı. Tez, Dorutay'ı dahi yedekledi, ahırdan çıkardı.

     Dorutay'da bir kurum, bir çalım! Geniş avluyu baştan uca arşınladı. Durmadı, şaha kalktı. Azad olmanın verdiği keyifle, tozu dumana kattı. Handiyse şol asma çardağını bile yıkacaktı. Geldi de, Akkız'ın yanında durdu. Okun sağına geçti. Tokaların bağlanması, kolanların sıkılması, gemlerin takılmasıydı derken, dahi araba sefere hazırlandı.

     Kadersizin Çakır bel kuşağını sıktı, yağlığını çözdü, evirdi çevirdi, dahi yeniden başına doladı. Yelek ceplerini yokladı. Gitti, kümesin kapağını açtı. Yem torbasına uzandı, avuç dolusu darıyı dahi etrafa saçtı. Beklemedi, içeri seslendi.

     - Oğullarımın anası, kız Zehra! Daha azık çıkınımı hazırlamadın mı? Hangi kalenin burcundasın? Şimdi vakit, dahi altından kıymetli. Bekletme beni! Davran!

     - Sabrın sonu güzele kavuşmak değil mi, oğullarımın babası? Elbet vaktin kıymetini biz dahi biliriz. Patlamadın ya! Çıkının hazır! Az bekle, getiriyorum.

     - Elini tez tut! Akkız'ın yanında acemi tay var. Acemilik, körlüktür derler, beli bil. Sonra Dorutay, sabırdan mabırdan anlamaz. Yola çıkıp yorulmazsa, dahi ok mok dinlemez, kırar atar. Acelemin sebebi budur.

     - Geldim, geldim! Lâkin dilerim güzel Allah'tan, düşündüğün önüne çıkmasın! Dorutay, kaygısız başına iş açmasın! Elbet iyisini sen bilirsin. Lâkin bir terslik olursa, yazıda yabanda, düz ovanın ayazında ne yapar, ne tutarsın?

     - Her şeyi düşünmüşüm, kınalı kekliğim! Meraklanma! Bir aklımı, iki etme! Evvel Allah, hepsini hallederim.      

     - El yumruğunu yemeyen, kendi yumruğunu balyoz sanırmış derler. Ya dorunun tersliği tutarsa? Yanına yedek at katmadığına pişman olursun, beli bil.

     Azık çıkınını, yırtıcı doğanın avını kapışı gibi alan Kadersizin Çakır, gerisini dinlemedi. Çıktı, ot minderinin üstüne oturdu. Şol kırbacını havada şaklattı, dizginlere asıldı, "Bismillah!" dedi, avludan yola çıktı.

     Sabah ayazı, bıçak gibi kesiyor. Güneş, karşı yatan dağların ardından yükseliyor. Cümle kuşlar uyanmış, söyledikleri türkülerinin birinden diğerine geçiyorlar. Dorutay da acemi değil, yola girmiş, yordam biliyor gibi. Akkız'ın yedeğinde olmak, besbelli ona dahi güven veriyor. Nal sesleri, teker gıcırtılarını bastırıyor. Sabahı yakalamak, keyif verici. Sabahı yakalamak, dahi yaşamak demektir. Düşünce, oğul veriyor. Karabaş, şimşek gibi. Kâh öne geçiyor, kâh geride kalıyor, oyun yapıyor. Ama, Kadersizin Çakır'ın yüreği bungun, buruk. Yürekteki kırgınlık giderek dile vuruyor:

     - Ah ne olaydı, oğullarımdan bir dahi yanımda olaydı! Ne gezer? Tamamı, avrat aklına uydular. Sofraları da ayrılınca, beli bizi dahi yok saydılar, umursamaz oldular. Ne diyeyim? Yazımız böyle yazılmış olmalı! Avuç kadar dünya, oğullarımı, nasıl becerdiyse becerdi, kendisine köle yaptı. Anayı, atayı saylamaz oldular da, dahi kendi dertlerine düştüler. Ata orda yalnızmış, kime ne? Hasretlerine yanıyorlarmış, kim bile? Koşa badem ağızlı gelinlerden izin almak zor! Zor da, sanki bayramı seyranı bile unuttular. Bir kerecik bakalım, kapılarını çalalım diyenleri dahi yok. Hayırsızlar! Şimdi, içlerinden teki yanımda olsaydı, karşı yatan kara dağları bile un ufak ederdik. Yükün tasasını çekmezdik. Dorutay'ın acemiliğini dahi hiç düşünmezdik. Birlikte, elbet olmazları oldururduk.

     Akkız, kişnedi. Dorutay, tereddüt içinde. Karabaş da, birdenbire durdu. Vakit su gibi akmış, çabucak geçmişti.

     - Dur bre Dorutay, hemen panikleme! İlk durağımıza vardık işte. Karabaş bile senden usta! Görüyor musun, nerede durulacağını çok iyi bellememiş mi? Şimdilik, toyluğuna vereyim. Bir daha paniklersen, kırbacı yersin, beli bil.

     Çayyüzü'ndeki değirmen dönüyor. Cümle kapısı ardına kadar açık. Boşnak kardeşler, işlerine yasılmışlar. Değirmen taşlarının gürültüsü, dışarıdaki sesleri bastırıyor. Ol sebepten, gelenleri de fark etmediler. Ambarda buğday bittikçe, çuval değiştirdiler, ağız bağladılar.

     Kadersizin Çakır beklemedi, söyledi:

     - İyi sabahlar!

     Yüksekçe dillendirilen bu dilek, iki kardeşi dahi boş bulunduklarından olmalı, yerlerinden sıçrattı. Geri dönüp de baktılar. Kadersizin Çakır'ı gördüler. Saçı, kaşı gözü, demir tarak taşıyacak palabıyığı un tozuna bulanmış olan küçüğü, sözü karşıladı.

     - İyi sabahlar! Aleykümselâm!

     - Erken mi geldim?

     - Yükün eli kulağında! Şimdi onları hazır ediyorduk.

     - Epey sürecek mi?

     - Son çuvaldayız!

     - Bu, iyi işte!

     - Biz, sözün ağırlığını biliriz. Töre gereği, verilen söz, tutulmalı. Yok tutulmayacaksa, şol söz de edilmemeli. Lâkin, hepten yalnızsın be Çakır! Yükün oldukça ağır bugün! Oğullarının köküne kıran mı girdi de, birini yanına almazsın?

     - Hepsi yerinde sağlar, be ustam! Hayırları kendilerine, hiç bize faydaları dokunmasa bile olur.

     - Hemen savunmaya geçiyorsun! Bizimki, sabah yarenliği! Senin gücünü, işine olan düşkünlüğünü dahi biliriz. Ol sebepten geceyi böldük, tatlı uykumuza kan doğradık, Çakır'ın yolu uzak dedik, durmadık geldik. Son çuvalın dahi bitti. Yükün tamam! Yüklemene yardımcı oluruz. Amma, keşke bir yardımcın olsaydı.

     - Oğul, gömeç balı! Oğul, eziyete kıyamadığımız! Bizim canımız sağ. Yoldan, yükten çekinmeyiz... Savunmamız, sevgimizin mihengi. Benimkiler vefasız diyelim, sizinkiler nerede?

     - Görüyorsun işte, onlar dahi erkenci değiller!

     - Hepsinin dayanıcısı var. Korkuları yok.

     - Ne zamana kadar? Biz, şol dünyaya kazık kakacak değiliz.

     - Öyle de, bunu kime, nasıl anlatacaksın? Hangisi dertten anlıyor ki?.. Kabahatin büyüğü bizde. El bebe, gül bebe büyüttük onları. Yemedik yedirdik, giymedik giydirdik. Karakullukçuluk yaptırmadık. Sıkıntı görmediler. Ol sebepten olmalı, hâlden anlamıyorlar, geçmişi anıp geleceği dahi düşünmüyorlar.

     - Doğru dersin bre Çakır, ama kime dersin? Bu sözleri çerçeveletip alınlarına çakmalı. Ola ki anlayalar.

     - Yardıma gelecek misiniz?

     - Elbette!

     Kadersizin Çakır beklemedi, dışarı çıktı. Koşulu arabasını değirmen kapısının ağzına yanaştırdı. Karabaş'a çıkıştı.

     - Ayağımın altında dolaşma be köpek, ezilirsin! dedi.

     Kollaştılar, dolu un çuvallarını arabaya yüklediler. Karşı yatan kara dağların ardında yükselen güneş, azcık da olsa, sabah ayazının belini kırmıştı. İşe yasılmanın verdiği sıcaklık, dahi her üçünün bedenini ısıtmıştı. Nefes alıp verdikçe, sanki bitmez tükenmez duman fıçısına düşmüş gibi onu soluyorlardı.

     - İki çuval da tuz atacakmışsın, ağa öyle dediydi.

     - Aklımda! Sağlıcakla kalın!

     - Güle güle! Yolun açık olsun!

     - Âmin!

     Asıl yolculuk, şimdi başladı. Kadersizin Çakır, tuz çuvalları yüklenirken, az biraz zorlandı. Kocalık maskaralık diye düşündü. Delikanlılık günlerini aradı. O zaman, üst üste konmuş iki dolu çuvalı bile bana mısın demez, kaldırıp koparırdı. Şimdi ne kadar saklasa dahi, açık etmeyip gizlese dahi, bir yardımcıya ihtiyacı olduğunu anlıyordu.

     Han'ım hey!

     Yola çıkan adam, türkü çağırmadan edebilir mi? Kadersizin Çakır dahi öyle yaptı. Dili döndüğünce, gönlüne doğduğu gibi, kâh sıkıntılarını, kâh umutlarını söyledi, bakalım ne söyledi?

 

            Uzanıp giden yollar

            Hangi umudun peşindesiniz?

            Yavru şahandan mı ayrıldınız,

            Yuvadan palaz mı uçurdunuz,

            Evvelinden sona doğru

            Önden arkaya doğru

            Uzanıp giden yollar

            Hangi umudun peşindesiniz?

            Uşağınız atanız mı var gurbette

            Aşınız, işiniz mi var gurbette

            Uzanıp giden yollar

            Eksiksiz tek tek söyler misiniz,

            Hangi umudun peşindesiniz?

 

     Dar, karanlık irim yolu başladı. Dorutay, ilkin ürker gibi oldu. Akkız'a ayak uyduramazsa, imkânı yok, irimi çıkaramayacak. Sağrısı terden vıcık vıcık olmuş. Akkız keyifli. Bildik bir yolda olmanın da rahatlığını yaşıyor. Kadersizin Çakır'ın kırbacı şaklamıyor. Ayaz kesildi. Lâkin çamur berbat. İrim kenarını baştan uca kuşatan zincan dikenleri, yakıcı. Değdiği noktayı sanki kezzap sürülmüş gibi yakıyor. Teri kurumaya başlayan Kadersizin Çakır'ı, bir kaşıntıdır tuttu. Omuz başlarını, bağrını kanatacakmış gibi kaşıdı. Söylendi;

     - Yoksulun süsü bitle sirke, derler. Bitlendik mi, ne? Yolda bir Allah'ın kulu dahi yok. Allah vere de bir terslik olmasa. Dorutay'dan korkum boşunaymış. Acemiliğini de bu sefer yenecek gibi. Başarırsak, onu dahi ödüllendirmeliyim. Arpanın hasını, samanın iyisini ona dahi veririm. Emeksiz yemek olmaz. Davran bre Akkız! Yürü bre Dorutay! Akşama geri dönmeliyiz.    

     Her şeyin başı, kısmet. Kısmet dahi şol karşı yatan ulu dağların ardında. Kolunu uzatsan, cümle karşı yatan kara dağları yakalayacaksın sanki. Hava soğuğa yatıyor. Adamı sarsan, yakaladığı yeri yakan bir ayazdır başladı yine. Kadersizin Çakır'ın kuruyan teri, noktaladığı yeri buza kesti. Eli, yüzü, sırtı ve dahi yüreği bile üşüdü. Durmak zamanı olsa, yükü hafif olsa, bekleyecek, atlarını soluklandıracak, çoban ateşi yakacak, ısınacak. Kocalıktan mıdır nedir, kemiklerine kadar titredi. Üşüdüğünü unutmak için, Karabaş'a çıkıştı.

     - Imsık ımsık peşim sıra gelme, bre Karabaş. Koş, atıl, öne çık! Teker izlerini koklayıp duracağına, öne geç, dahi bize kılavuz ol.

     Köpek, önce duraladı. Şaşkınlığı geçince, aldığı buyruğa uydu. Öne çıktı, şimşek gibi ileri atıldı, delicesine koştu, koştu. Kadersizin Çakır dahi durmadı, kamçısını havada şaklattı. Kamçı ıslıkları kâh Akkız'ın, kâh Dorutay'ın kulaklarında çınladı. Atlar, dört nala kalktı, hızlandılar. Koştular, koştular.    

     Şol koşunun sonu, çamurda bitti. Atlar, çamura girer girmez duraklayıp hız kestiler. Dar irim, rutubet kokuyor. Ağır, tiksindirici bir koku bu. Gündüzlerin şahı güneş, handiyse tepelerinde, iri ağaçların dallarıyla oynaşıyor. Dar irim sıkıcı. Bir terslik olmadan aşılması gerek. Araba, çamura saplanacak gibi. Atlar, yer yer, koşum kayışlarını zorluyorlar. Kadersizin Çakır düşündü. Doğru olanı tutmak için, kamçıya yasılmaktan, atları sıkıştırmaktansa, dizginleri bıraktı. Atladı, yere indi. Atlarının zorlandığı yerde, arabasını iteklemeye başladı. İyi de yaptı. Yoksa irimin çamuru, bitecek gibi değil. Kara yılan gibi kıvrıla büküle uzayıp gidiyor.

     Aniden davudî, sert, kart bir ses gürledi:

     - Uğursuz arabacı! Öne çık, atlarını durdur hele. Bu geliş nereye? Ölümüne mi susadın? Paytak ördek gibi başın yerde geziniyorsun?

     Kadersizin Çakır, boş bulunduğundan irkildi.

     Karabaş, saldırıya geçti. Yıldırım misali, sesin geldiği tarafa seyitti.

     Beriki, çıkıştı:

     - Hoşt ulan, imansızın köpeği! Hoşt! Uğursuz arabacı, çağır köpeğini yanına. Şol köpeğin, bana ve hayvanlarıma zarar verirse, şeytanın tef çaldığı bu yerde, cümlenizi doğram doğram ederim. Hadi, durma çağır itini.

     Kadersizin Çakır, ne yapacağını, nasıl davranacağını kestiremedi. İlkin köpeğine seslendi. Karabaş'ı yanına çağırdı. Sonra da öne çıktı. Baktı, gördü. Karşısında bir adam azmanı, burnundan soluyor. Uyuz eşeğinin yedeğinde onlarca deve sıralanmış. Develerinin yükü dahi balyalanmış saman. Her iki tarafın dahi, bu dar irimde geri dönmesi imkânsız… Say ki, kısmetin kör düğümüne çatmışlar. Düğümü çözmek bile akıl kârı değil.

     - Selâmsız deveci! Bakıyorum, dilin kan doğruyor. Lâfın iyi-sini hangi dağda kodun geldin?

     - Hem yoluma çıkacaksın, hem bana dağlı diyeceksin, hem dahi selâm bekleyeceksin. Olacak iş mi bu?

     - Sana dağlı diyen kim? Hangimiz, hangimizin yoluna çıktı? Dahi develerin çanını niye bağladın öyle? Belki daha ileride, çamur deryasının olmadığı bir yerde bekler, irimden geçmeni kolaylaştırabilirdim. Şimdi ne olacak?

     - Olacağı, sen düşün. Devenin çanına ne karışıyorsun? Deve benim, çan benim. Nerede bağlayıp çözeceğime dahi ben karar veririm. Keyfimin kahyası mısın, ha?

     - Ağam! Sabah ters tarafından mı kalktın, ne? Olacağı niye ben düşünecekmişim? Yol hakkı benim. Neden dersen, saatlerdir çamurun, dahi zincanın kahrını çektim. Önüme de böyle uygunsuz bir biçimde çıkmasaydın, yarım saate kalmaz, irimi aşar, gemi başını tutardım.

     - Yol hakkı seninmiş! Sen, öyle san! Hak dediğin şey, değirmen damında olur! Bu cehennemde, güçlü olan kimse, hak onundur, beli bil!

     - Anlaşmanın yolu?    

     - Anlaşmanın yolu: Ne yapıp edecek, geri dönecek, bana yol vereceksin!

     - Ya vermezsem?

     - O zaman, kısmetine doğrananı kaşığında görürsün.

     - Ağam!

     - Ağam deme bana, cıbıl. Deveci Sansar nam Bekir'i duyup da işitmişliğin yok mu?

     - Yok be ağam.

     - Ulan imansız. Ağam deme bana, demedim mi sana? Ağalığı kimler düşürmüş de ben bulayım? Ağalık, korkaklıktır. Ağalık, eğilmektir. Şimdiye kadar bu zincanı bol, çamuru derya olan şol irimden dahi benim geri dönmüşlüğüm yok.

     - Lâkin şimdi geri döneceksin.

     - Bu, bir emir mi? Sen, kime meydan okuyorsun?

     - Neye sayarsan say. Yüklü arabayı, onca yolu aşıp buraya dahi geldikten sonra, imkânı yok, geri çeviremem. Hem dahi, irimin darlığını görmezden gelme. Nereye, nasıl kıpırdayayım?                   

     - Ulan imansız cıbıl! Ulan talihsiz arabacı! Kısmetin kötü. Dahi ne edecek, ne yapacak geri döneceksin. Yüklü develerime yol açıla. Haydi durma. Meydan direği misin, nesin? Dimdik duracağına, yol aç. Hadi, durma!

     Geliyorum demeyen belâ, kendini tellâllar aracılığıyla duyurmayan katmerli belâ, dar irimin ortasına çöreklendi. Kısmetin kör düğümü yumak oldu dahi çözüleceği yok.

     Şol belâ, kara bir yılan. Belâ, zincan dikeni. Kara belâ, çamur. Katmerli belâ da, Sansar nam Bekir.

      Pirincin çepelini ayıklamak zor.

     Kadersizin Çakır olduğu yere, kesik sırtına çöktü. Fikrince çare aramaya başladı. Sansar nam Bekir, kendi işine baktı. Dahi tekmil develerinin bağlı çanlarını tek tek çözdü. Durmadı, eşeğinin yanına vardı. Çul heybenin gözlerine baktı. Aradığını bulunca, sevindi, fersiz gözleri parladı, yiğitlik damarı kabardı. Söyledi;

     - Gidinin imansız cıbılı! Daha öyle orada lök gibi duracak mısın? Yol kesmek neymiş, şimdi anlarsın.

     Çul heybenin gözünden çıkan yılan dilli bıçak, havada parladı. Karabaş durmadı, karşı saldırıya geçti. Uyuz eşek pustu. Atlar kişnedi. Kara bulutlar, dar irimi daha da kararttı. Yılan dilli bıçak, defalarca havaya kalktı, indi. Kalktı, indi! Kadersizin Çakır, hendeğe düştü… Sırtından, boynundan, yüreğinden kıpkızıl kanlar fışlıyor. Karabaş panikte. Dorutay, koşum takımlarını koparmış, ileride develeri geçemeyince, zincanların ortasında aralıklı bulduğu kovuktan aşıp olanca gücüyle geriye dönmüştü. Durmadı. Yıldırım oldu, çaktı, şimşek oldu aydınlattı.

     Han'ım hey!

     Kara haber tez duyulur. Bu defa dahi öyle oldu. Hele hele işin ucunda ölüm dahi varsa, uzaklar hemen yakınlaşır. Yıldırım ateşleri, şimşek alevleri düştüğü yeri yakar.

     Zehra Ana, çatmalı alnını sıkmış, avlusunda dövünüyor.

     - Duydunuz mu komşular, neler oldu? Benim görür gözüm görmez, tutar elim tutmaz, duyar kulağım duymaz oldu. Evimin direği yıkıldı! Kadersiz'ime pusu kurmuşlar, tatlı canını almışlar. Kancık düşman, sırra kadem basmış.

     Çakır'ın kanı, yerde duruyor.

     Vay, ol karşı dağlar yıkılsın! Vay, şol gök kubbe devrilsin! Yüreğimdeki yangın söner mi hiç?

     Erim, oğullarına hasret gitti. Dal gibi, fidan gibi büyütüp el koynuna soktuğumuz oğullarım, vefâsız çıktı. Sağlığında atalarını unuttular. Şimdi birer ikişer toplanıp geliyorlar ama ne çare? Ne çare? Gelip de bulacaklar mı? Yüreğimdeki yangını benimle paylaşacaklar mı? Yoksa boyunlarını kırıp, öylece kara yere bakacaklar mı?

     Fidan gibi erimin, şol evimin direğinin kanı, kanla yunacak mı? Bunlarla mı, şol yüreksizlerle mi? Ne çare?

     İşte şimdi, dayanaksız, yapayalnız kalakaldım. Acım büyük, sabrım kalbura dönmüş. Yüreğim yanıyor. Şimdi oğullarım, birer ikişer gelip yanımda dursalar dahi ne çare? Onlar, evinsiz başak gibiler.

     Benim umudum torunlarda. Yavru balaban bakışlılar, haydi koşun, durmayın öyle. Kadersiz Çakır'ımın öcünü alın!

     Oy anam, oy!.. Ne çare, oğullarım, ne çare? Şimdi top top geliyorsunuz, ne çare? Dün, neredeydiniz? Hangi kara çalının dibinde, eğleniyordunuz da babanızı, arkasız, kolsuz kanatsız bıraktınız? Ne diye hiç arayıp sormadınız? Babanızı, hasret ateşlerinde yaktınız!

     Ol evimin direği göçtü, gitti. Ağız tadım bozuldu! Şol dünyanın, yalan dünyanın tadı kalmadı artık! Bağrıma yanar dağlar çöreklendi, aha yüreğim yanıyor!

     Umudum, torunlarımda! Dilerim ki, tez kanada gelir kanatlanırlar, atalarının öcünü yerde bırakmazlar! Boyları dipten devrilesice babalarına da güvenim yok! Güvenim yok, komşular!

     Umudum torunlarımda, komşular!

     Umudum, torunlarımda...

 

2 Şubat 1997, Söke    

Oyhan Hasan BILDIRKİ

6月29日

KÜÇÜK ADAMLAR

Bekir Ağa, toprak adamı. Konya düzlüğünden bu tarafa taşınınca, çoklarının yaptığı gibi davranmadı. Toprakla uğraştı, didindi, durdu. Varlıklıydı. Ele güne muhtaç değildi. Kapısın da karakullukçular çalıştırır fakat ufak tefek işlerini kendisi görürdü. Pek kahveye çıkmaz, boş zamanlarını evinin geniş bahçesinde değerlendirirdi. Bugün de öyle yaptı. Çapasını, bel küreğini, el tırmığını aldı, bahçeye indi. Ocak sonu. Hava sıcak. Yazdan kalma günler, geri geldi. Eriklere, bademlere çiçek düştü. Toprak, uyanıyor. Bu uyanıştan faydalanmalı, erken de olsa, soğan, sarımsak, bakla tarhlarını hazırlamalı.

Bekir Ağa, boyunca şahlanan kurt köpeğine kızdı, çıkıştı.

- “Höst, edepsiz!”dedi.

Kurt, pustu. Bekir Ağa yürüdü. Bahçenin alt başına gitti. Burası ağaçlardan uzaktı. Güneş ışıklarına da oldukça açıktı. Bel küreğine bastı, toprağın tavlı olduğunu gördü. Kendisini, işine verdi, tarhları hazırladı. Derip toparladığı ot artıklarını, bahçesinin ön cephesinden geçen dereye attı. Suya düşen otlar yayıldı. Az sonra da suyun deli burgaçlarına kapılıp uzaklaştılar.

Bekir Ağa döndü, acıkan kurduna yalını verdi. Kiracısının küçük oğluna seslendi:

- “Ülen Muharrem, az bak!” dedi. “Acık uzakta oynayın gayrı.”

- “Nedenmiş?”

- “Nedeni: Bahçe ekilecek. Tohumları çiğnerseniz, çıkmaz da.”

- “Olur! Yalnız, çaya girdiğimizde babama söylemeyeceksin değil mi?”

- “Düşünelim.”

- “Düşünelim, olmaz. Açık söyle.”

- “Peki, söylemem.”

- “O zaman, biz de oynamayız.”

Tam bu sırada, Muharrem’in arkadaşları olan üç beş çocuk daha bahçeye girdiler. Hepsi ateş parçası. Deli danalar gibi, bahçeyi bir uçtan diğerine arşınladılar.

Bekir Ağa kızdı, parladı.

- “Gidinin veletleri! Şimdi ben, size sorarım.”

Büyükçelerinin üzerine gitti, yakalamaya çalıştı. Aklınca onun kulağını çekecek, diğerlerine gözdağı verecekti. Fatih bu! Yakalanır mı? Çocuklar, aralarına Muharrem’i de alarak, aynı hızla bahçeden çıktılar, köprüyü bırakıp dereden geçerek, asfaltı aşıp, karşıdaki okulun avlusuna gir diler. Teneffüse çıkmış olan öğrencilere karıştılar. Anacık babacık, gürültü kıyamet oynadılar.

Tohumlar döşendi, güverler toprağa sıralandı.

Günler, günleri kovaladı. Bir sabah, tarhları dolaşan Bekir Ağa sevindi. Toprak, gerçekten uyanmış, bağrına gömüleni, açığa çıkarmıştı. Üç beş soğan, sarımsak, toprağın kaymağını delmiş, güneş ışıklarını emmeye başlamış lardı. Bekir Ağa keyiflendi. Çarşıya çıkmak için hazırlandı. Köprüyü geçiyordu. Duyduğu seslere kulak kabarttı. Besbelli Muharrem’ler dereye inmişler; yine suya girmişlerdi. Bekledi. Gizlenme duygusu gelişmemiş küçük İs mail, yarı beline kadar ıslanmış, köprünün altından çıktı, göründü. Onu, diğerleri izledi. Kağıttan kayıkların peşine takılmışlar, bağıra çağıra hayâllerinin okyanusuna dalmışlardı.

Bekir Ağa, sarı bıyıklarını burdu, kıpış gözlerini kıstı. Hiç ses etmedi. Vardı, okul avlusuna girdi. Doğruca idare binasına çıktı. Muharrem’in babası Mehmet Bey’le birlikte geri döndüler. Dere yatağına indiler, çocukları kıs kıvrak yakaladılar. Kağıttan kayıklar, kendi başlarına kaldı. Çocuklar, kapana kısmış olmanın, çaresizliğin telâşını yaşamaya başladılar. Kurtuluş için, tutunacak dal aradılar. Bulamadılar. Çaresiz, teslim oldular.

İlk tokat, Muharrem’in suratında patladı. O, iki gözü, iki çeşme hem ağlıyor, hem bağırıyordu.

- “Müzevirci seni! Sen söyledin, değil mi?”

Atılan tokatlardan nasibini alanlar, tek sıra, paçalarından sular aka aka, evlerinin yolunu tuttular. Analarının sıcak kucağına atıldılar. Az sonra değişmiş, her şeyi unut muş bir halde, yeniden caddeye çıktılar. Bekir Ağa’yı aradılar, bulamadılar.

Fatih, çocukları başına topladı.

- “Muharrem,” dedi, “kamyonun duruyor mu?”

- “Duruyor!”

- “Hadi getir de, oynayalım.”

- “Olur!”

Muharrem bir koşuda denileni yaptı, kamyonunu aldı, geldi. İsmail de küreklerini, çapasını, kazmasını getirdi.

Orkun:

- “Pazarcılık oynayalım,” dedi.

- “Ne satacağız?”

- “Çaydan kum çekelim.”

- “Olmaz!”

- “Neden?”

- “Babam kızıyor. Hem de fena dövüyor.”

Fatih’in küçük kardeşi atıldı.

- “Sebze satalım.”

- “Nerden bulacağız?”

- “Bekir Ağa’nın var ya! Oradan alırız!”

- “Vermez.”

- “Görmeden yolarız.”

- “Tamam!”

- “Haydi!”

- “Aman görmesinler!”

- “Yavaş olalım!”

- “Fakat birimiz gözcü olsun.”

- “Ben olurum.”

- “Olur!”

Gözcü hariç, bütün çocuklar, usul usul, gizlene saklana, Bekir Ağa’nın bahçesine doldular. Soğanın, sarımsağın yeşiline yasıldılar. Yolup yığdılar, kamyonun yükünü denk ettiler. Sıra, mallarına Pazar bulmaya geldi. Törenle bahçeden çıktılar, Fatih’lerin avluya girdiler. İkinci kata çıkan açık merdiveni, üçer beşer geçtiler.

İlkin, kurdun ulumasına pek anlam veremeyen Bekir Ağa, ulumaların ardı kesilmeyince, dışarı çıktı. Baktı, çocuklardan birinin gocuğu bahçede duruyor. İrkildi, ikirciklendi. Sağa sola baktı, bir şey göremedi. Gocuğu aldı, yan tarafa geçti. Seslendi:

- “Komşu hu!”

Evde kimse yoktu. Çocuklar korktu. Küçük İsmail, herkesten önce dışarı çıktı. Amacı, olanı biteni Bekir Ağa’ya anlatmak, girdikleri bu açmazdan yakasını kurtarmaktı. Gocuğu görünce, ilk düşüncesinden vazgeçti. Yarım yama lak:

- “Fatih’in o!” dedi, “nerden buldun?”

- “Bahçeden!”

- “Biz oraya girmedik ki.”

- “Rüzgâr uçurmuştur.”

Konuşmanın ortasında İzzet Bey çıkageldi.

- “Ne var, komşu?” dedi. “Bizimkilere seslendiğini duydum.”

- “Gocuk buldum da.”

- “Bakayım hele.”

- “İşte!”

- “Bizim Kurtuluş’un olacak...”

Derken, tökezlendi. Ayağına takılan kamyonu gördü. Öfkelendi. Yaklaşan tatsızlıktan korktu. Yüklenmiş olan kamyon, şoförlerini bekliyordu. Bekir Ağa, az kaldı küçük dilini yutacaktı. Yükünü sarıp sarmalamış kamyonu o da görmüştü. Gocuğu fırlatıp attı. Dövündü:

- “Vay geldi, başımıza!” dedi.

Koştu, tarhlara gitti. Hemen her şey yolunmuş, bahçe ansızın gelen sonbahara yakalanmıştı. Çocuklar yeşilin elifini almışlar, dallarını kurutmuşlardı. Kan beynine sıçradı, burnundan öfke damladı. Aniden, takınacağı tavrı hesapladı. Bağırıp çağırsa, ne yazar? Canım yeşili diriltmek mümkün mü? Adım seslerine döndü. İzzet Bey’le burun buruna geldi. Arkadan, Mehmet Bey ve arkadaşlarından bazıları da sökün ettiler.

Mehmet Bey sordu:

- “Bu ne hal, komşu?”

- “Ne olacak? Boşboğazlığımızın ceremesi olmalı.”

- “Bizimkilerin işi değil mi?”

- “Gocuklarını şurda buldum.”

İzzet Bey, atıldı.

- “O da bir şey mi? Bizim orda kamyon yüklenmiş bekliyor.”

- “Hem de ne kamyon!”

Döndüler, yan tarafa geçtiler. Kurt, kalabalığın arkasından havladı. Çocuklar kapıyı sürgüledi. İzzet Bey, olanca gücüyle yüklendi, açılmadı. İçerde bağırıp çağırmalar, ağlayıp sızlamalar...

Bir vakit sonra kapı açıldı. Önde Fatih, bütün çocuklar saygılı, dışarı çıktılar.

İzzet Bey sordu.

- “Ne oluyor çocuklar?”

- “Hiç! Yemek yedik de...”

- “Peki kamyon?”

- “İstanbul’a mal sardık. Şimdi götüreceğiz.”

Bekir Ağa, çocukların önüne geçti. Onları, babalarına karşı korudu. Çocuklar, Bekir Ağa’nın arkası sıra, sağa sola kaçıştılar.

- “Benim hatırım için, çocukları bu defa bağışlayın.”

- “Peki, ya zararın?”

- “Zarara bakan kim? Yalnız üç kuruşluk keyfimden oldum.”

- “Ne keyfi?”

 “Yoğurtla sarımsak yiyecektim! İştahımız az gecik ti. Bereket kamyona yetişebildik. Malları ben alayım. Yolucu parası vermemiş olurum. Olur mu?”

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ

4月23日

HÜSEYİN


 

      Uzun yıllar önceydi... Henüz daha çocuktum. Doğduğum köy, Dikilitaş, Küçük Tepe ve Düztaban'a sırt vermişti. Bu üç tepecik, o günden bu güne hâlâ çıplaktır. Muhtarımız rahmetli Nedim Amca tarafından armuda aşılatılan birkaç çöğür de olmasa, yaz günlerinin öldürücü sıcaklarından korunmak için bir gölge bile bulamazsınız. Hoş, çöğürün gölgesi dibine düşer, o da çalılıklara yarar.

      Hüseyin, henüz on altısında ya vardı, ya yoktu. Köseydi, sakalı, bıyığı yoktu. Ama onun gizli gizli, eline geçirdiği eski bir jilet bıçağıyla tıraş olmaya çalıştığını bilirdim. İlk delikanlılık çağını sürdüren Hüseyin, epeyce mani, türkü, uzun hava bilirdi. Yanık bir sesi vardı. Etkileyici bir tonda kaval çalardı. Hafif sarışındı. Elleri kocaman kocamandı. Bana, kırda hayvan otlattığımız zamanlarda kol kanat gererdi. Hayvanları çayıra saldığımız zamanlar, yakıcı yaz güneşinin altında bir kovalık gölgesine oturur, uzun uzun kızlardan söz ederdik. Bana çeşitli hikâyeler, tekerlemeler anlatır;

      - "Bunları da belle dayım," derdi. "Belle ki, ileride işine yarar. Meclislerde baş üstünde yerin olur."

      - "Olur dayı!" derdim, başka bir şey söylemezdim.

      O zaman gözlerinde beliren ince bir gülümsemeyle;

      - "Ah, dayım!" der, Çakır'ın Nermin'den söz ederdi. "Bu kız öldürecek beni, biliyorum, bana yâr olmaz." derdi.

      Sonra "cennetten-cehennemden" söz açardı. Sanki şiir gibi konuşurdu. Arada bir tekerlemelerle süslediği konuşmaları, bana haz verirdi. Sonra yanık bir türküye başlardı. Ben, yavaş yavaş sığırları toplarken, onun, gittikçe yankılaşan ve akşamın koyu gölgesi içinde büyüyen; "Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur." diyerek, sesinin olanca gücü ile okuduğu türküyü dinlerdim. Eve dönerken de pek konuşmazdık. Fakat ben, yolda, uzun boylu düşüncelere dalardım. Onun gibi olmak, kilot pantolon giyebilmek, türküler söylemek, boynuma da mendil bağlamak isterdim.

      Bir ara, Hüseyin köyden ayrıldı. Yapayalnız kalmıştım. Kırlarda yapayalnız sığır güder, kovalık dikenlerinin gölgesinde oyuna dalardım. Bu ayrılmadan sonra Hüseyin'den hiç ses çıkmamış, Şakir Dayı merakta kalmıştı. Komşumuz Şakir Dayı, onun özbeöz dayısıydı. Karısı Hatice Kadın'dan hiç çocuğu olmamıştı. Bu yüzden Hüseyin'i yanlarına almışlar, evlâtlık edinmişlerdi. Yüreği evlât acısıyla yanan Şakir Dayı, zaman zaman ağzımı arar, sorardı:

      - "Sana bir şey demedi mi, bizim oğlan?"

      - "Hayır!" derdim, "Hiçbir şey demedi."

      - "Hele bir düşün oğul?::"

      - "Yok, valla bir şey söylemedi ki..."

      Gerçek buydu. Bana derdini açan arkadaşım, gitmekten söz etmemişti hiç. Köyün ihtiyarları, onun Çalıköy'e gittiğinde birleşiyorlardı. Çünkü ağası Arap Süleyman da, o köyde oturuyordu. Şakir Dayı, Çalıköy'e haber saldı. Hiçbir ses çıkmadı. Yeğeni Arap Süleyman ile arası açıktı. Adamcağız, uzun yıllar kahroldu. Bu kahroluşlar sonucu, kolu kanadı kırıldı. Çöktü. Hatice Kadın, ekmekten sudan kesildi.

      Ben, bu arada ilkokulu bitirmiş, ortaokula gidiyordum. Yeni bir şehrin havası sanki beni boğacak gibi geliyordu. Birtakım yeni arkadaşlarım vardı ama, bana Hüseyin'in dostluğunu aratıyorlardı. Çünkü Hüseyin, çoğu zaman bana, sınırsız duygular ilham ediyordu.

      Hüseyin bir başkaydı. Bütün kusurlarına rağmen onun gönlü, gerçek dostlukların bayrağını göndere çekiyordu. Ondan dinlediğim türküler ve maniler, bir başka dünyaya çekiyordu beni. Onun dostluğu, birtakım çıkarlar üzerine kurulmuş olan dostluklardan çok uzaktı. Bu dostlukta her şey vardı.

      Günlerden bir gün köye, Hüseyin'in "bir hoş" olduğu haberi gelmiş. Hüseyin gittikçe huysuzlaşmış. Sağa sola saldırır olmuş. Ağabeysi Arap Süleyman, dayısına haber salmış, gelsin, Hüseyin'i alıp gitsin diye. Hatırladığım kadarıyla Şakir Dayı, önceleri pek umursamadı bu habere. Söylentidir dedi, geçti. Zaten köylüler bile "bir hoş" olan Hüseyin'i, istemez olmuşlardı.

      Sıcak bir yaz günüydü... Bahçede pamuk suluyordum. İyice yükselen yaz güneşi, adamın beynine vuruyordu. Bunalmıştım. Yarım yamalak birkaç türkü söyledim, olmadı. Sonra mandalları peşi sıra açmaya ve artezyenden gelen suyu boş bırakmaya karar verdim. Bir incir ağacının gölgesine çekildim, azık çıkınımı açtım. Tam ilk lokmayı ağzıma alıyorken;

      - "Kolay gele, bereketli olsun dayım!" diye bir ses duydum.

      Boş bulunduğum için ürktüm, irkildim.

      Aynı ses;

      - "Ne o? Korktun mu?" dedi.

      Hüseyin'in sesiydi bu. Köylülerin "bir hoş olmuş" dedikleri Hüseyin, işte yanımda duruyor, keskin gözleriyle bana bakıyordu. Yüzünde yara izleri vardı. Gürbüzleşmiş, kocaman bir delikanlı olmuştu. Köylük yerde adettendir, misafir sofraya buyur edilir, Allah ne verdiyse, katıklar paylaşılır.

      - "Gel otur, buyur dayı!" dedim.

      Ürkek ürkek sofraya oturdu. Sigarasının sararttığı parmakları titriyor, normalden büyük tıkımlardan ilkini çiğnemeden bir ikincisini, üçüncüsünü olanca çabukluğuyla ağzına götürüyordu. Tıkanacak sandım. Besbelli birkaç günden beri açtı.

      - "Köye gelince, seni sordum." dedi. "Burada olduğunu söylediler dayım. Hemen geldim."

      - "Ne iyi ettin!" dedim.

      Yemekten sonra bir "İkinci" yaktı. Dumanını derin derin içine çekti. Sonra, sanki birdenbire hatırlamış gibi:

      - "Sana selâm getirdim. Haftaya düğün var da dayım." dedi. "Birlikte gideriz, olmaz mı?"

      - "Olur!" dedim sadece ve suyun başına gittim. Kendi kendime düşündüm: Nasıl olur da Hüseyin, bir hoş olurdu? Yani deli olurdu. Bir türlü çıkaramadım. Konuşması düzgündü. Davranışlarında da bir acayiplik yoktu. Boş bıraktığım suya, yeniden düzen verdikten sonra, incir ağacının yanına geldim. Hüseyin, haber bile vermeden çekip gitmişti. Bu davranışına şaştım kaldım. Akşam köye dönerken, yolda, Köşklü Dayı'ya rastladım. Atmışına merdiven dayamış olan bu adam;

      - "Biliyor musun, Şakir'in Hüseyin döndü?" dedi.

      Bilmiyormuş gibi davrandım.

      - "Ne zaman?"

      - "Bugün ikindiye doğru yanıma geldi. Açmış, karnını doyurdum!"

      - "Ya, öyle mi?"

      - "Ya, ya!"

      Hüseyin'in önce bana gelip karnını doyurduktan hemen sonra, Köşklü İsmail Dayı'nın yanına gittiğini anladım.

      Koca adam;

      - "Bir korktum ki, sorma!" dedi. "Elin delisi, nerden akıl etti bilmem?"

      - "Seni severdi."

      - "Bir düğün mü varmış, neymiş? Davet etti, yemek yedi, hiç haber bile etmeden çekip gitti."

      - "Düğün mü?" dedim. "Ne düğünü?"

      - "Ne bileyim ben? Düğünmüş işte... Geçende Çalıköylü Ali anlattıydı. Onları da hep düğüne davet edermiş."

      Batı yakasında, Sason Dağları'nın arkasına doğru alçalışına devam eden güneş, iri bir sarı gül hâlini almıştı. Biraz sonra, adamı büyüleyen, bir bilinmez korkulara salan bu sarı gül kaybolacak ve mor dağların eteklerinden sökün eden lacivert gölgeler, perde perde kâinatı saracak, köyüm de karanlıklar içinde kalacaktı. Koyu karanlıklar içinde ufak tefek kımıldanışlar sezilecek, köyün köpekleri hep bir ağızdan havlamaya başlayacaklardı. Bazı evlerde, gaz lâmbasının donuk ışığı altında, gözlerinde korku ya da merak izleri okunan belli belirsiz yüzler, "bir hoş olmuş" dedikleri Hüseyin'in köye dönüşünden söz edecekler, geçen günün yorgunluğunu göz kapaklarında duyarak, derin bir uykuya dalacaklardı. Sonra gelen günlerde bile, köylümün hayatı değişmeyecek, yalnız, kocamışlar bu dünyadan el etek çekecek, küçükler büyüyecek, "bir hoş olmuş" Hüseyin'in hikâyesi gittikçe yankılaşarak yeni nesiller tarafından garip bir efsane gibi anlatılacaktı.

      Artık herkes, yedisinden yetmişine, hep Hüseyin'den söz ediyor, Şakir Dayı'nın evi göz aydına gelenlerin çokluğu yüzünden, dolup dolup boşalıyordu. Şakir Dayı olsun, karısı Hatice Kadın olsun, Hüseyin'i hoş tutuyorlar, bir dediğini iki etmiyorlardı.

      Okulların açılması üzerine köyümden ayrıldım. Sırasıyla ortaokulu ve liseyi bitirdikten sonra da, bir yüksek okula başladım. Zaman zaman, Hüseyin üzerine anlatılan hikâyelere kulak kabartıyor, çocukluk arkadaşıma acıyordum. Hüseyin, ilk günlerdeki sakinliğini kaybetmiş, çoluğa çocuğa saldırmaya başlamıştı. Kılık kıyafeti gittikçe dökülmüş, karısı Güllü'yü terk etmiş, eski tokat yatağındaki bir gözlü çit evinde yalnız yaşar olmuştu.

      Serin bir yaz günüydü. Hacı Abdurrahman'ın kahvesinde arkadaşlar ve köylüler ile oturuyorduk. Karşıdaki Köy Odası Kahvesi bomboştu. Bir ara, avlu duvarının üzerinde bir o yana, bir bu yana dolaşan Hüseyin'i gördüm. Bir şeye sinirlendiği, bir şeyler yapacağı belliydi. Arkadaşlarımdan ayrıldım, ona doğru gittim. Ne de olsa beni sever, sayardı. Ne desem, peki der, beni kırmazdı. Aramızda iki üç metre kala, sağ kolunu havaya kaldırdı, sendeler gibi oldu, düşecek sandım. Doğruldu, gözlerini bana çevirdi:

      - "Sen gelme üstüme Hasan!" dedi.

      Bir adım daha attım. Tekrar haykırdı:

      - "Üstüme gelme dayım, çekil git..."

      Sonra duvarın üzerine oturdu, katıla katıla ağladı. Hacı Abdurrahman'ın kahvesindeki herkes, bize bakıyordu. Köyün küçük yaramazları da bir bana, bir Hüseyin'e bakıyor, sessizce olacakları bekliyorlardı.

      Yaramazlar, hep bir ağızdan haykırdılar:

      - "Deliii... Deli Hüseyin!"

      Hüseyin'in dizlerine kapadığı başını kaldırmasıyla, çocukların çil yavrusu gibi kaçıştıklarını gördüm.

      Hüseyin;

      - "Ben deli değilim dayım." dedi. "Beni, deliler evine göndereceklermiş. Arabacı Durmuş, Muhtar Mihri ve Bekçi Muharrem, baş efendiye şikâyet etmişler beni. Delidir, alın gidin köyden, diye. Ben deli miyim, ha?"

      Kendisini avutmak istedim.

      - "Yanılmış olacaklar. Şikâyet falan etmemişlerdir seni. Hem ne yaptın ki?"

      Hışımla;

      - "Nasıl etmemişler?" dedi. "Öyleyse neden dövdüler candarmalar beni? Neden Durmuş, bıçak çekti bana?"

      Biraz daha yaklaştım.

      - "N'olur üstüme gelme dayım!" dedi. "Üstüme gelme!"

      Sırtındaki mintanı lif lif olmuş, yer yer, boydan boya yırtılmıştı. Yırtıkların arasından güneş rengi teni görünüyordu. Tıkanır gibi olmuştum. Kalbim ezilmiş, nefesim daralmıştı.

      Salavatlı Mustafa Enişte'nin;

      - "Çocuğumuz, buraya gel, uğraşma!" dediğini duydum.

      Zaten Hüseyin'e daha fazla sokulmam zordu. Kahveye döndüm. Salavatlı, anlatmaya başladı.

      - "Öğleyin bizim çocuklara sataşmış. Mektep yanına kadar kovalamış onları. Durmuş'un bostanında da onunkilere rastlamış. Az kalsın, Durmuş yetişmemiş olsa, öldürecekmiş yavruları."

      Masamıza iri bir taş düştü. Bir taş, bir taş daha...

      Baktım, Hüseyin dörtnala kaçıyordu. Salavatlı Enişte, arkasından hızla yetişti, bir iki tokat vurdu. Dayaktan kaçan Hüseyin'in arkasına, küçük yaramazlar yeniden düştüler. "Deli, deli!" diye bağırıyorlar, Hüseyin döndükçe, kıyıya vurmuş dalgalar gibi geri çekiliyorlardı.

      Kasaba yolunda, Durmuş'un at arabası gözüktü. Durmuş, Hacı Abdurrahman'ın kahvesinde arabayı durdurdu. Koşulu atı akasya gölgesine çekti. Selâm verdi, gelip yanımıza oturdu. Her kafadan bir ses yükselmeye başladı. Yaşlıcalarla gençler, başka başka yorumlara daldılar. Kendilerine göre, akılları kestiği kadar Hüseyin üzerine konuştular. Kâh toplumu, kâh Hüseyin'i ya da kendisine takılan çocukları suçladılar.

      Bu olaydan sonra Hüseyin, iki üç gün evinden dışarı çıkmadı. Gece gündüz kapısı açık kaldı. Fakat hiç kimse, onun çit damına da yaklaşamaz oldu. Çit damın önünden geçen yolcular, ihtiyatla hareket ediyorlardı.

      Bir gün, kuşluk sularında Hüseyin'in çit damının önünden geçiyordum. Toprak üstüne atılmış yarım bir hasır parçasının üzerinde Hüseyin uyuyor, güneşten rahatsız olmuyordu. Başının altında, yastık yerine kullandığı, dikdörtgen bir siyah çakmak taşı vardı. Hüseyin'in bu perişanlığı gözlerimi yaşarttı. Gün kavuşana kadar tarlada çalıştım. Eve dönünce, kendisine bir yatakla yorgan götürdüm. Aldı, sevindi.

      - "Sen olmasan, öldürürler dayım beni." dedi.

      Evinin içi çok pisti. Söylediklerine göre, içeriye de pislermiş. Sonraları köye gelip yerleşen ağası Arap Süleyman, bu yüzden çok dövmüş kendisini, olmamış. Temizliğine ilkin dikkat etmiş, daha sonra ipin ucunu bırakmıştı. Hüseyin'in bu türlü davranışları, bütün köy için, çekilmez olmuştu. Daha ertesi gün, çit damın önünden geçerken, Hüseyin'e götürmüş olduğum eşyaların parça parça edilmiş olduğunu gördüm. Sebebini bir türlü anlayamadım. Çit damın kapısı hafif kapanmış gibiydi. Hüseyin de gittikçe huzursuzlaşmış, bir gün yine, hiç kimseye haber vermeden, köyden  çekip çıkıp gitmişti.

      Hüseyin'in ortadan yok oluşu, bir uçtan bir uca, köyde yeni çalkalanmalara sebep oldu. Evlerde, meydanlarda, kahvede, harman yerlerinde Hüseyin'in sır olmasından konuştular. Kimisi ermiş olduğundan, kimisi bir yerde ölüp kaldığından, kimisi de öldürülmüş olmasından dem vurdular.

      Sonbahar yağmurları başlamış, oluklardan akan sular, çit damın içerisinde, öbek öbek gölcükler meydana getirmişti. Esen sonbahar rüzgârları, terk edilmiş çit damın kapısını, bir sağa, bir sola çarpıyor ve bu çarpıntılar sonunda duvar sıvaları dökülüyor. Bu çöküş, bu eriyiş ve yok oluşta Hüseyin'in efsanesi yoğunlaşıyor, dal budak salıyor, gökyüzünün uçsuz bucaksız derinliğinde yankılaşarak, nesilden nesile söylenmeye başlıyordu.

      Ve bir yerde, bir hoş olmuş Hüseyin'in efsanesi, bir Anadolu türküsünde noktalanıyordu:

      - "Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur!"

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ


4月3日

EYLÜL

 

 

“Liliyâr,

Hayli zaman oluyor, sana yazamadım. Yazmak istemedim. Oysa... Bir zamanlar sensiz yapamıyordum, bunu biliyorsun. Damarımda kanımdın. Her akşam gözlerimi seninle kapamak, her sabah seninle açmak isterdim. Ama şimdi?..”

Adam, gerisini yazamadı. “Ama Şimdi?..” dedi ve bir soru işaretinde noktaladı duygularını. Kim bilir; “Belki çok uzaklardasın.” diyecekti.

Yazı masasının başından kalktı. Bir “Bafra” yaktı. Sigaradan vazgeçmek istiyordu ama, bir türlü yapamıyordu. Sigara dumanından sararan parmaklarından utandı.

- Allah kahretsin, dedi anlamsız.

Kapalı panjurları açtı. Dışarıda kar yağıyordu. Öyle güzel, öyle tatlı... Kar tanecikleri sağdan sola, soldan sağa uçuşuyorlar ve yere düşünce eriyiveriyorlardı.

Adam:

- İlk kar! Böyle olur bu, dedi. Tıpkı gözyaşı gibi...

Caddede henüz kimseler yoktu. Fakat biraz sonra, sekiz on çocuk, ortalığa döküldü. Henüz birikmeyen kar taneciklerine koşuyorlar, avare çağlarının şarkılarını söylüyorlardı. Kar, birdenbire hızlandı. Cadde yavaş yavaş, beyaz bir örtüye bürünmeye başladı. Oh, hayat ne tatlı, ne kadar güzeldi. Çocuklar itişip kakışıyorlar, neşeli çığlıklar atıyorlar ve toplayabildikleri karları bir yere yığıyorlar. Besbelli, kardan adam yapacaklar.

- Haydi bakalım Yağmur, başla! dedi biri.

Yağmur denilen çocuk, şöyle bir çevresine bakındı.

- Gökçe, bana yardım eder misin?

- Hay hay! dedi öteki ve birlikte işe koyuldular.

Adam, yazı masasının başına döndü, sigarasını tazeledi ve yazmaya başladı:

“Şimdi kar yağıyor, yavrum. Hatırlar mısın, bir gün yine böyle kar yağıyordu. Seninle, hiçbir şeye aldırmadan, sokaklarda uzun uzun dolaşmıştık, kar altında. Kar tanecikleri saçlarımıza, gözlerimize bulaştıkça, sen, daha da güzelleşiyordun. Yolumuz, istasyona kadardı. Bana, artık benimle dost olduğunu, öyle kalacağını, aramızdakinin arkadaşlıktan öte bir şey olmadığını söylüyordun. Bense, sessiz, sakin, seni dinlemekle yetiniyordum. Sesin öyle güzeldi ki, anlatamadığım duygular doluyordu içime.

Sonra o tren, ah, o tren, aldı gitti seni!

Yapayalnız kaldım.”

Yazdıklarını gözden geçirdi. Saatine bir göz attı. Vakit ilerlemiş, öğle oluyordu. Duvardaki resimlere baktı uzun uzun. Kararsızdı... Yazmaktan vazgeçti. Paltosunu giydi, çekti gitti.

Yağmur ve Gökçe, kardan adam heykelciğine, şöyle böyle şekil vermiştiler. Adam, gözlerinde hüzün türküleri, olduğu halde şehir kütüphanesine doğru yürüyordu. Yağan kar, gözlerine, ellerine bulaşıyor, adam, adını bilemediği bir mutluluk duyuyordu.

Bir zaman katalogları karıştırdı. Bunu da, iş olsun diye yaptığı belliydi. Memurdan bir kitap istedi ve bir köşeye oturdu. Tagore’un Bahçıvan’ını okumaya koyuldu. Dalmıştı. Tatlı bir sesle irkildi. Bir genç kız;

- Tagor mu, yine? dedi ve teklifsizce yanına oturdu. On dokuzunda ya vardı, ya yoktu. Adam, ilkin bu teklifsizliğe kızdı. Ama genç kızın gözleri, ne tatlı, ne çekiciydi. Ya omuzlarına dökülen saçları?..

- Gitanjali’yi okudunuz mu? dedi genç kız.

Adam;

- Hayır, diyebildi.

- Okumanızı çok isterdim. Bu eserde, şairimizin şiir dolu dünyası yatıyor.

- Şairimizin mi?

- Niye şaştın? Tagor’u ben de severim.

- Öyleyse bunu kutlayalım, dedi adam ve genç kızın gözlerine baktı uzun uzun... Genç kız, elektriklenmiş gibi oldu. Kalbinde ılık bir şeyler duydu. Adam gözlerini, onunkilerden ayırmıyordu. Çaresiz boyun eğdi genç kız ve teklifi benimsedi. Adam, gençliğini hatırladı. Kırkında vardı belki ama, anca otuzunda gösteriyordu.

Genç kızla birlikte çıktılar. Gençler parkına gittiler. Kar dinmiş, her yer bembeyaz kesilmişti. Adam, genç kızın koluna girdi. Başıboş dolaştılar. Bankların üzeri karla kaplıydı. Mavi Köşe Çay Ocağı’ndan birer demli çay içtiler. Genç kız; Gitanjali’den, Büyüyen Ay’dan, Meyve Zamanı’ndan söz açtı. Adam, hayran hayran dinliyordu. Hafif rüzgâr çıkmıştı. Dallardan karlar dökülüyordu. Genç bir fidanın altında durup beklediler. Genç kız, ağacı sarstı. Dallardan dökülen karlar, ikisinin ellerine, gözlerine bulaştı.

- Ne iş yaparsın? dedi genç kız.

- Hiiç! diye karşılık verdi adam. Yapayalnızım. Beynimi kurcalayan, uykularımı bölen hatıralardan yakamı kurtaramıyorum bir türlü. Tedirginim bu yüzden.

- Sana yardımcı olabilir miyim?

- Nasıl?

Genç kız, adamın gözlerinin içine baktı. Kar yeniden, lâpa lâpa yağmaya başladı. Kar tanecikleri bir o yana, bir bu yana uçuşuyordu. Adam, açlığını hissetti. İki gündür bir şeyler yememişti.

- Köşe’den birkaç sandviç alalım, dedi, olmaz mı?

- Olur!

- Henüz beni tanımıyorsun?

- Ne fark eder?

- Öyle mi? Bak anlatayım yavrum, adım Kerim. Yıllar öncesiydi, gençtim. Bir sevgilim vardı. Sonunda ayrılmak zorunda kaldık. Ama hatıralar yakamı bırakmadı. Onunla da olmam imkânsız gibi bir şey. Yalnız özdeyişler, şiirler, mektuplar...

Genç kız, adama ısınmıştı. Onunla mutluydu. Bu mutluluk, bitmesin istiyordu. Ama, ne kalmıştı günün bitmesine?..

Adam;

- Ayrılalım, diyordu.

Ayrıldılar.

Genç kızın yanakları al aldı. Gözleri nemliydi.

Adam, arkasına bakmadan gidiyordu. Plâkçı dükkânından “Sevdiğim Adam” şarkısının sesi geliyordu. Adam, biraz boşalır gibi olmuştu. Hatıralarla yaşamaktan bıkmış görünüyordu. Hızlı adımlarla, karda izler bırakarak evine doğru yürüyor, yürüyordu.

Kendi yanakları da al aldı.

Gözleri, kardan adama takıldı. Ötesinden berisinden yaralar almıştı. Çocuklar canını yakmışlardı besbelli. Süpürgesi bir yana düşmüş, yapayalnız, kimsesiz, akşamın karanlığına karışıyordu. Işıklar yandı kör kör... Adam, dudağında garip bir ıslıkla odasına girdi. Her şey bıraktığı gibiydi. Kâğıtları sağa sola dağılmıştı..

İlkin kâğıtlarını topladı. Odasına, şöyle böyle olsa bile, bir çekidüzen verdi. Panjurları kapattı, yağan karla ilgisini kesti. Sonra genç kızı, Nermin’i düşündü. Acaba o, ne yapıyordu şimdi? Kerim’i düşünüyor muydu? Onu istiyor muydu?

- Boş ver, Kerim! dedi adam. Hem seni düşünse ne çıkar? O kim, sen kim? Haydi kavuştunuz, evlendiniz diyelim. Sonra ne olur? Hatıralardan sıyırabilir misin yakanı? Şiirlerden, özdeyişlerden, mektuplardan... Çocuklaşma be Kerim, boş ver! Liliyâr, kolay kolay bırakmaz adamı. Seni öldürür, mahveder, yıkar dünyanı. Boş ver Kerim, aldırma. Ko gitsin Nermin’i kendi hâline. Bir daha arama onu. Bırak...


Üst üste sigara yaktı. Yalnızlığın korkusu okunuyordu gözlerinde. Alnında derin çizgiler belirmişti. Saçlarına hafif de olsa, aklar düşmüştü. Bugün, eli ayağı tutuyordu çok şükür! Bir bakıcıya ihtiyacı da yoktu. Ya yarın? Ya yarın ne yapardı, elden ayaktan kesilince. Yunus geldi aklına, ölüm geldi, iliklerine kadar titredi.

 

“Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin...”

 

Güzel bir ilkbahar günü, Nermin’le karşılaştı. Genç kız hayat doluydu. Kerim’in gözlerinin içine bakıyordu.

Kuşlar, tatlı tatlı ötüşüyor, iri, kırmızı güller ortalığa mis gibi kokular yayıyordu. Topraktan yeşil çimenler fışkırıyor, şeftaliler çiçek açıyordu. Her şey öyle güzel, öyle tatlıydı ki...

- Gitmem lâzım, dedi Kerim.

Nermin, birdenbire durgunlaştı, elâ gözlerine bir hüzün çöktü. İlktir, sever gibi olduğu adam, gitmek istiyordu.

- Temelli mi? dedi usulca.

- Temelli.

- Peki niçin? Niye gitmek istiyorsun/

- Mutlu değilim yavrum.

- Mutlu değil misin?

- Hayır!

Uzun zaman hiç konuşmadılar. Yan yana yürüdüler, ürkek... Adımları ağırlaştıkça ağırlaştı. İri, kırmızı güller boyunlarını eğmişler, şafakla birlikte cıvıldaşmaya başlayan Tanrı’nın çalar saatleri kuşlar, ötüşmez olmuşlardı. Kerim, Nermin’den uzaklaşmak, kaçmak istiyordu. Bu yüzden Nermin’in gözlerine de bakamıyordu. Baksa ağlayacak... Katıla katıla, bağıra bağıra ağlayacaktı. Belki, kendisini çok sevdiğini söyleyecekti. Ama söyleyemedi, söyleyemezdi. Hatıralar yakasını bırakmıyor, Liliyâr, gecelerini bölüyordu. Sonra, boşalıvermekten korkuyordu adam. Bomboş, kalıp gibi olmaktan korkuyordu. Hatıralardan, Liliyâr’dan kaçmak istiyordu, istemesine ama, bu sevimli gönül bağına, avarelik çağının tutkularına alışmıştı. Bütün bunları, Nermin’e anlatamazdı. Hoş, anlatsa bile, hangi gerçeği değiştirebilirdi? Saçlarındaki akları veya alnındaki derin çizgileri mi?

Nermin gençti, güzeldi. Oysa Kerim’in kaç günü kalmıştı, şunun şurasında? Sonra Nermin’inki, sevgi filân değildi. Sadece Kerim’den hoşlanır gibi olmuştu. Sevdiğini sanmıştı. Sevgi karın doyurmazdı. Nermin aş ister, iş isterdi. Kerim’in nesi vardı Nermin’e verecek?

- Gitmem lâzım yavrum! Biraz sonra tren kalkacak... Bu son terini kaçırmayalım. Üzüleceksin biliyorum, ama elden ne gelir? Ben, eylül mevsimindeyim.

Genç kız, sesini çıkarmadı. Eylül sözünün ne anlama geldiğini düşündü. Bir türlü, şu veya budur diyemedi. İlktir sever gibi olduğu adam, gitmekte kararlıydı. Elin adamını da tutamazdı. Her şeyi oluruna bıraktı. Oysa, ne ümitlerle çıkmıştı evden? “Seninle yaşamak istiyorum.” diyecekti adama. Uzun uzun gelecekten konuşacaklardı. Doğacak kızlarından, oğullarından, birlikte geçirecekleri mutlu günlerinden söz edeceklerdi. Kerim bir iş sahibi olacak, Nermin de, onun işten dönüş saatlerini gözleyecekti. Ama Şimdi?.. Sevdiği adam gitmek istiyordu. Anlamını bilmese de;

- Ben de eylül mevsimindeyim, diyebildi sadece.


Kerim, tınmadı bile... Gitmekte kararlıydı. Gara giren tren, oflayıp pofladı. Raylar gıcırdadı. Yolcular bir yandan inmeye, bir yandan da binmeye başladılar. Kerim hiç konuşmadı. Nermin de öyle. Yüzünde ağlamaklı bir görünüm vardı. Dokunsan, hüngür hüngür ağlayacaktı.

Gar şefi, kalkış işareti verdi. Makasçı yeşil bayrak kaldırdı, makinist fren kolunu çekti. Lokomotif tekrar oflayıp pofladı, raylar gıcırdadı. Acı acı öten tren sesleri kesildi ve son tren gözden kayboldu.

Boynu bükük, peronda yalnız kalan Nermin, istasyonu terk etti. Artık Kerim yoktu. Kerim, eylül mevsimindeydi.

Ya kendisi?...

 

Aralık 1970