| Oyhan Hasan 的个人资料ÖYKÜ DEFTERİ照片日志列表 | 帮助 |
|
5月1日 SUÇ
Gökyüzü gri, ağır ve iç sıkıcı bir renk almıştı. İnsanlarda bir telâş, böyle havalarda doğan bir acelecilik hâli vardı. Birkaç ihtiyar, Ulu Cami'ye giriyordu. Yüce ve tunç bir ses, ezan okuyordu. Adamın gözleri, dolu dolu oldu. Kar, hızını arttırmıştı. Saçlarına seyrek sepen de olsa kar düşmüştü. Fakat adam, saçlarına düşen bu kardan korkmuyordu. Seneler öncesinin izleriydi bunlar. Kar, beyaz kelebekler inceliği içinde bir o yana, bir bu yana savruluyordu. Adam, caminin sol köşesine dirsek vermiş, orada mıhlanıp kalmıştı. Gitmek, kimsenin bilmediği yerlere gitmek istiyordu. İçindeki "kal" diyen ses, onu çaresiz kılmıştı. Gitmeli miydi? Bu güzelim şehri gerilerde bırakmalı, dağların ardına düşen yollara düşmeli miydi? Oysa adam, adı gibi biliyordu: "Her dağın ardında bir gurbet yatar...". Kar, hızlanmıştı. Ortalığa bembeyaz bir sis çökmüştü. Adam, burnunun ucunu bile göremez olmuştu. Küçük, garip bir satıcı geçti önünden. Adama, önce bir iki baktı. Gördüğü yüzdeki ifadeye bir anlam veremedi. Camekânını tıkırdattı, olmadı. Halbuki adam, onun gözlerinin içine bakıyordu. Küçük satıcı da bu bakıştan, besbelli ümitlenmişti. Belki son simitleri, bu adam alırdı. Hem karnı aç bir adama da çok benziyordu. Alsaydı şu simitleri, küçük satıcı kurtulur, kendine de ilerideki bayiden bir "ikinci cigarası" alırdı. Kısa günün kârını da böylece çıkarmış olurdu. Küçük satıcı da daldı. Camekânını kaldırımın ucuna bıraktı. Mahsustan adamın yanından biraz uzaklaştı. Adam, hâlâ işin farkında değildi veya öyle görünüyordu. Caddeden, arabalar da bir gelip, bir gidiyorlardı. Adam, bir sigara yakmak için doğruldu. Sol iç cebinden çıkardığı "Yenice" sigarasını yaktı. Dudaklarının ucuyla tuttuğu sigarasını, sanki yutarcasına derin derin içine çekti. Dumanını olanca hızıyla savurdu. Küçük satıcı elleri cebinde, ağzında yarım yamalak bir ıslıkla geldi, yaklaştı. Sigaraya dikkat kesildi. İç çekti. - Amca, karnın açtır. Bu simitleri alsana! Adam, yine ilgisizdi. Sanki satıcının sesini duymamıştı. Bu sefer, küçük satıcıya cesaret geldi. Cebinden çıkardığı kibriti ateşledi, havaya attı. Yanan kibrit, adamın yüzüne çarptı. Adam, yine aldırmadı. Onun bu kayıtsızlığı, küçük satıcının hoşuna gitmişti. Önce alabildiğine korkmuştu. Kim bilir, belki kendisine kızar, belki birkaç tokat atar, onu başından savardı. Halbuki adam, işin farkındaydı. Varsın küçük de gönlünce eğlensin, diye düşünüyordu. Hem sonra, kendisi de böyle değil miydi çocukluğunda? Ele avuca sığdığı yoktu. Küçüğe dikkatle baktı. - Adın ne senin? Küçük satıcı burnunu çekti. Alışık olduğu biçimden şaşmadı. Elinin tersiyle burnunu sildi. Adamı kızdırmak istiyordu. Ellerini cebine sokarak, yine ıslık faslına başladı. Adam, kaşlarını çatarak, kızgın bir ses tonuyla sordu: - Adın ne senin? - Salih... - Güzel! Oysa küçük satıcı, hiç de beğenmezdi adını. Bu defa diklenerek adamın yüzüne baktı. Sol gözünün altındaki siyah beni gördü. Adamın kaşları, haddinden fazla kalındı. Sağ yanağında da derin bir bıçak izi vardı. Seyrek sakalları, bu izi gizleyememişti. Burnu, irice bir yapıya sahipti. Kaşlarının üstene, yer yer kar düşmüştü. Yüzünün çirkinliğine rağmen, gözleri gülümsüyordu. - Senin adın ne? dedi küçük satıcı. De bakalım. Sesi, emredici bir tonda çıkmıştı. Arkasında eski bir ceket vardı. Gömleğinin üst düğmesi kopmuş, bağrı açıkta kalmıştı. Elleri kir içindeydi. Boynu da öyleydi. Pantolonunun iki dizi yamalıydı. Ayağındaki çizmelerden sağdakinin burun kısmı, delikti. - Galip! dedi adam. Niye sordun? Beriki omuz silkti. Burnunu çekerken; - Hiiç, dedi. - Nasıl hiç? - Hiiç... Adam, ilk defa gülümsedi. Çocuk da kahkahayı bastı. Camekânını yerden kaldırdı, kapağını açtı. - Alsana bunları. Bak, sıcak sıcak. Dumanı, hâlâ tütüyor. Şimdi çıktı fırından, alsana. - Canım istemiyor. Hem sonra karnım da aç değil. - Olsun... - Yok canım? dedi adam. Çocukla çocuk oldu. Ceplerini karıştırdı, bozukluğu da yoktu. Karnı aç olmasına açtı ama canı hiçbir şey yemek istemiyordu. Yalnız, çocuğa acımıştı. Simitlerin parasını ödeyip, onu, başından savacaktı. Karşı kaldırımdan bir genç seslendi: - Simitçi, baksana... Küçük satıcı, adama; - Sen bilirsin, dedi ve karşıya geçti. Camekânında iki simit kalmıştı. Genç kız burun kıvırdı, onların bayatlığını ileri sürerek, almadı. Yanındaki genç irisi, sarı tüylü oğlana; - Haydi yürü, dedi. Görmüyor musun, bayat işte? Onlar biraz uzaklaşınca küçük satıcı, kendi kendine sövdü. Fırına varıp tekrar simit alsa, olmaz. Vakit epey ilerlemişti. Birazdan akşam olacaktı. Hem kar da hızlanmıştı. Caddeler, gelip geçen arabaların üstleri, bembeyazdı. Bu havada iş de olmazdı. Gözleri yerdeki ıslak izmarite takıldı. Tam onu almak üzereyken, adamın; - Salih! dediğini duydu. Birdenbire caddeye fırladı. Bir arabanın acı fren sesi duyuldu. Arabanın çevresi kalabalıklaştı. Araba, vurmuştu ona. Eli, yüzü kan içindeydi. Yanağının sağ yanı patlamıştı. Boğuk bir iniltiyle konuşabildi. Henüz yumulmak üzere olan gözlerini, iri iri açtı, karşısında adamı gördü. - Alsana bunları. Al... sa.... na! diyebildi. Adam, ağır adımlarla, karın yağmasına, hızını arttırmasına aldırmadan, kalabalıktan ayrıldı. Karşıya geçti. son bir defa, kalabalığa baktı. Caddenin ortasında, kırılan camekândan savrulan iki simidi gördü. Yüreği burkuldu. Hiç durmadı, uzaklaştı gitti.
Oyhan Hasan BILDIRK
4月23日 HÜSEYİN
Uzun yıllar önceydi... Henüz daha çocuktum. Doğduğum köy, Dikilitaş, Küçük Tepe ve Düztaban'a sırt vermişti. Bu üç tepecik, o günden bu güne hâlâ çıplaktır. Muhtarımız rahmetli Nedim Amca tarafından armuda aşılatılan birkaç çöğür de olmasa, yaz günlerinin öldürücü sıcaklarından korunmak için bir gölge bile bulamazsınız. Hoş, çöğürün gölgesi dibine düşer, o da çalılıklara yarar. Hüseyin, henüz on altısında ya vardı, ya yoktu. Köseydi, sakalı, bıyığı yoktu. Ama onun gizli gizli, eline geçirdiği eski bir jilet bıçağıyla tıraş olmaya çalıştığını bilirdim. İlk delikanlılık çağını sürdüren Hüseyin, epeyce mani, türkü, uzun hava bilirdi. Yanık bir sesi vardı. Etkileyici bir tonda kaval çalardı. Hafif sarışındı. Elleri kocaman kocamandı. Bana, kırda hayvan otlattığımız zamanlarda kol kanat gererdi. Hayvanları çayıra saldığımız zamanlar, yakıcı yaz güneşinin altında bir kovalık gölgesine oturur, uzun uzun kızlardan söz ederdik. Bana çeşitli hikâyeler, tekerlemeler anlatır; - "Bunları da belle dayım," derdi. "Belle ki, ileride işine yarar. Meclislerde baş üstünde yerin olur." - "Olur dayı!" derdim, başka bir şey söylemezdim. O zaman gözlerinde beliren ince bir gülümsemeyle; - "Ah, dayım!" der, Çakır'ın Nermin'den söz ederdi. "Bu kız öldürecek beni, biliyorum, bana yâr olmaz." derdi. Sonra "cennetten-cehennemden" söz açardı. Sanki şiir gibi konuşurdu. Arada bir tekerlemelerle süslediği konuşmaları, bana haz verirdi. Sonra yanık bir türküye başlardı. Ben, yavaş yavaş sığırları toplarken, onun, gittikçe yankılaşan ve akşamın koyu gölgesi içinde büyüyen; "Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur." diyerek, sesinin olanca gücü ile okuduğu türküyü dinlerdim. Eve dönerken de pek konuşmazdık. Fakat ben, yolda, uzun boylu düşüncelere dalardım. Onun gibi olmak, kilot pantolon giyebilmek, türküler söylemek, boynuma da mendil bağlamak isterdim. Bir ara, Hüseyin köyden ayrıldı. Yapayalnız kalmıştım. Kırlarda yapayalnız sığır güder, kovalık dikenlerinin gölgesinde oyuna dalardım. Bu ayrılmadan sonra Hüseyin'den hiç ses çıkmamış, Şakir Dayı merakta kalmıştı. Komşumuz Şakir Dayı, onun özbeöz dayısıydı. Karısı Hatice Kadın'dan hiç çocuğu olmamıştı. Bu yüzden Hüseyin'i yanlarına almışlar, evlâtlık edinmişlerdi. Yüreği evlât acısıyla yanan Şakir Dayı, zaman zaman ağzımı arar, sorardı: - "Sana bir şey demedi mi, bizim oğlan?" - "Hayır!" derdim, "Hiçbir şey demedi." - "Hele bir düşün oğul?::" - "Yok, valla bir şey söylemedi ki..." Gerçek buydu. Bana derdini açan arkadaşım, gitmekten söz etmemişti hiç. Köyün ihtiyarları, onun Çalıköy'e gittiğinde birleşiyorlardı. Çünkü ağası Arap Süleyman da, o köyde oturuyordu. Şakir Dayı, Çalıköy'e haber saldı. Hiçbir ses çıkmadı. Yeğeni Arap Süleyman ile arası açıktı. Adamcağız, uzun yıllar kahroldu. Bu kahroluşlar sonucu, kolu kanadı kırıldı. Çöktü. Hatice Kadın, ekmekten sudan kesildi. Ben, bu arada ilkokulu bitirmiş, ortaokula gidiyordum. Yeni bir şehrin havası sanki beni boğacak gibi geliyordu. Birtakım yeni arkadaşlarım vardı ama, bana Hüseyin'in dostluğunu aratıyorlardı. Çünkü Hüseyin, çoğu zaman bana, sınırsız duygular ilham ediyordu. Hüseyin bir başkaydı. Bütün kusurlarına rağmen onun gönlü, gerçek dostlukların bayrağını göndere çekiyordu. Ondan dinlediğim türküler ve maniler, bir başka dünyaya çekiyordu beni. Onun dostluğu, birtakım çıkarlar üzerine kurulmuş olan dostluklardan çok uzaktı. Bu dostlukta her şey vardı. Günlerden bir gün köye, Hüseyin'in "bir hoş" olduğu haberi gelmiş. Hüseyin gittikçe huysuzlaşmış. Sağa sola saldırır olmuş. Ağabeysi Arap Süleyman, dayısına haber salmış, gelsin, Hüseyin'i alıp gitsin diye. Hatırladığım kadarıyla Şakir Dayı, önceleri pek umursamadı bu habere. Söylentidir dedi, geçti. Zaten köylüler bile "bir hoş" olan Hüseyin'i, istemez olmuşlardı. Sıcak bir yaz günüydü... Bahçede pamuk suluyordum. İyice yükselen yaz güneşi, adamın beynine vuruyordu. Bunalmıştım. Yarım yamalak birkaç türkü söyledim, olmadı. Sonra mandalları peşi sıra açmaya ve artezyenden gelen suyu boş bırakmaya karar verdim. Bir incir ağacının gölgesine çekildim, azık çıkınımı açtım. Tam ilk lokmayı ağzıma alıyorken; - "Kolay gele, bereketli olsun dayım!" diye bir ses duydum. Boş bulunduğum için ürktüm, irkildim. Aynı ses; - "Ne o? Korktun mu?" dedi. Hüseyin'in sesiydi bu. Köylülerin "bir hoş olmuş" dedikleri Hüseyin, işte yanımda duruyor, keskin gözleriyle bana bakıyordu. Yüzünde yara izleri vardı. Gürbüzleşmiş, kocaman bir delikanlı olmuştu. Köylük yerde adettendir, misafir sofraya buyur edilir, Allah ne verdiyse, katıklar paylaşılır. - "Gel otur, buyur dayı!" dedim. Ürkek ürkek sofraya oturdu. Sigarasının sararttığı parmakları titriyor, normalden büyük tıkımlardan ilkini çiğnemeden bir ikincisini, üçüncüsünü olanca çabukluğuyla ağzına götürüyordu. Tıkanacak sandım. Besbelli birkaç günden beri açtı. - "Köye gelince, seni sordum." dedi. "Burada olduğunu söylediler dayım. Hemen geldim." - "Ne iyi ettin!" dedim. Yemekten sonra bir "İkinci" yaktı. Dumanını derin derin içine çekti. Sonra, sanki birdenbire hatırlamış gibi: - "Sana selâm getirdim. Haftaya düğün var da dayım." dedi. "Birlikte gideriz, olmaz mı?" - "Olur!" dedim sadece ve suyun başına gittim. Kendi kendime düşündüm: Nasıl olur da Hüseyin, bir hoş olurdu? Yani deli olurdu. Bir türlü çıkaramadım. Konuşması düzgündü. Davranışlarında da bir acayiplik yoktu. Boş bıraktığım suya, yeniden düzen verdikten sonra, incir ağacının yanına geldim. Hüseyin, haber bile vermeden çekip gitmişti. Bu davranışına şaştım kaldım. Akşam köye dönerken, yolda, Köşklü Dayı'ya rastladım. Atmışına merdiven dayamış olan bu adam; - "Biliyor musun, Şakir'in Hüseyin döndü?" dedi. Bilmiyormuş gibi davrandım. - "Ne zaman?" - "Bugün ikindiye doğru yanıma geldi. Açmış, karnını doyurdum!" - "Ya, öyle mi?" - "Ya, ya!" Hüseyin'in önce bana gelip karnını doyurduktan hemen sonra, Köşklü İsmail Dayı'nın yanına gittiğini anladım. Koca adam; - "Bir korktum ki, sorma!" dedi. "Elin delisi, nerden akıl etti bilmem?" - "Seni severdi." - "Bir düğün mü varmış, neymiş? Davet etti, yemek yedi, hiç haber bile etmeden çekip gitti." - "Düğün mü?" dedim. "Ne düğünü?" - "Ne bileyim ben? Düğünmüş işte... Geçende Çalıköylü Ali anlattıydı. Onları da hep düğüne davet edermiş." Batı yakasında, Sason Dağları'nın arkasına doğru alçalışına devam eden güneş, iri bir sarı gül hâlini almıştı. Biraz sonra, adamı büyüleyen, bir bilinmez korkulara salan bu sarı gül kaybolacak ve mor dağların eteklerinden sökün eden lacivert gölgeler, perde perde kâinatı saracak, köyüm de karanlıklar içinde kalacaktı. Koyu karanlıklar içinde ufak tefek kımıldanışlar sezilecek, köyün köpekleri hep bir ağızdan havlamaya başlayacaklardı. Bazı evlerde, gaz lâmbasının donuk ışığı altında, gözlerinde korku ya da merak izleri okunan belli belirsiz yüzler, "bir hoş olmuş" dedikleri Hüseyin'in köye dönüşünden söz edecekler, geçen günün yorgunluğunu göz kapaklarında duyarak, derin bir uykuya dalacaklardı. Sonra gelen günlerde bile, köylümün hayatı değişmeyecek, yalnız, kocamışlar bu dünyadan el etek çekecek, küçükler büyüyecek, "bir hoş olmuş" Hüseyin'in hikâyesi gittikçe yankılaşarak yeni nesiller tarafından garip bir efsane gibi anlatılacaktı. Artık herkes, yedisinden yetmişine, hep Hüseyin'den söz ediyor, Şakir Dayı'nın evi göz aydına gelenlerin çokluğu yüzünden, dolup dolup boşalıyordu. Şakir Dayı olsun, karısı Hatice Kadın olsun, Hüseyin'i hoş tutuyorlar, bir dediğini iki etmiyorlardı. Okulların açılması üzerine köyümden ayrıldım. Sırasıyla ortaokulu ve liseyi bitirdikten sonra da, bir yüksek okula başladım. Zaman zaman, Hüseyin üzerine anlatılan hikâyelere kulak kabartıyor, çocukluk arkadaşıma acıyordum. Hüseyin, ilk günlerdeki sakinliğini kaybetmiş, çoluğa çocuğa saldırmaya başlamıştı. Kılık kıyafeti gittikçe dökülmüş, karısı Güllü'yü terk etmiş, eski tokat yatağındaki bir gözlü çit evinde yalnız yaşar olmuştu. Serin bir yaz günüydü. Hacı Abdurrahman'ın kahvesinde arkadaşlar ve köylüler ile oturuyorduk. Karşıdaki Köy Odası Kahvesi bomboştu. Bir ara, avlu duvarının üzerinde bir o yana, bir bu yana dolaşan Hüseyin'i gördüm. Bir şeye sinirlendiği, bir şeyler yapacağı belliydi. Arkadaşlarımdan ayrıldım, ona doğru gittim. Ne de olsa beni sever, sayardı. Ne desem, peki der, beni kırmazdı. Aramızda iki üç metre kala, sağ kolunu havaya kaldırdı, sendeler gibi oldu, düşecek sandım. Doğruldu, gözlerini bana çevirdi: - "Sen gelme üstüme Hasan!" dedi. Bir adım daha attım. Tekrar haykırdı: - "Üstüme gelme dayım, çekil git..." Sonra duvarın üzerine oturdu, katıla katıla ağladı. Hacı Abdurrahman'ın kahvesindeki herkes, bize bakıyordu. Köyün küçük yaramazları da bir bana, bir Hüseyin'e bakıyor, sessizce olacakları bekliyorlardı. Yaramazlar, hep bir ağızdan haykırdılar: - "Deliii... Deli Hüseyin!" Hüseyin'in dizlerine kapadığı başını kaldırmasıyla, çocukların çil yavrusu gibi kaçıştıklarını gördüm. Hüseyin; - "Ben deli değilim dayım." dedi. "Beni, deliler evine göndereceklermiş. Arabacı Durmuş, Muhtar Mihri ve Bekçi Muharrem, baş efendiye şikâyet etmişler beni. Delidir, alın gidin köyden, diye. Ben deli miyim, ha?" Kendisini avutmak istedim. - "Yanılmış olacaklar. Şikâyet falan etmemişlerdir seni. Hem ne yaptın ki?" Hışımla; - "Nasıl etmemişler?" dedi. "Öyleyse neden dövdüler candarmalar beni? Neden Durmuş, bıçak çekti bana?" Biraz daha yaklaştım. - "N'olur üstüme gelme dayım!" dedi. "Üstüme gelme!" Sırtındaki mintanı lif lif olmuş, yer yer, boydan boya yırtılmıştı. Yırtıkların arasından güneş rengi teni görünüyordu. Tıkanır gibi olmuştum. Kalbim ezilmiş, nefesim daralmıştı. Salavatlı Mustafa Enişte'nin; - "Çocuğumuz, buraya gel, uğraşma!" dediğini duydum. Zaten Hüseyin'e daha fazla sokulmam zordu. Kahveye döndüm. Salavatlı, anlatmaya başladı. - "Öğleyin bizim çocuklara sataşmış. Mektep yanına kadar kovalamış onları. Durmuş'un bostanında da onunkilere rastlamış. Az kalsın, Durmuş yetişmemiş olsa, öldürecekmiş yavruları." Masamıza iri bir taş düştü. Bir taş, bir taş daha... Baktım, Hüseyin dörtnala kaçıyordu. Salavatlı Enişte, arkasından hızla yetişti, bir iki tokat vurdu. Dayaktan kaçan Hüseyin'in arkasına, küçük yaramazlar yeniden düştüler. "Deli, deli!" diye bağırıyorlar, Hüseyin döndükçe, kıyıya vurmuş dalgalar gibi geri çekiliyorlardı. Kasaba yolunda, Durmuş'un at arabası gözüktü. Durmuş, Hacı Abdurrahman'ın kahvesinde arabayı durdurdu. Koşulu atı akasya gölgesine çekti. Selâm verdi, gelip yanımıza oturdu. Her kafadan bir ses yükselmeye başladı. Yaşlıcalarla gençler, başka başka yorumlara daldılar. Kendilerine göre, akılları kestiği kadar Hüseyin üzerine konuştular. Kâh toplumu, kâh Hüseyin'i ya da kendisine takılan çocukları suçladılar. Bu olaydan sonra Hüseyin, iki üç gün evinden dışarı çıkmadı. Gece gündüz kapısı açık kaldı. Fakat hiç kimse, onun çit damına da yaklaşamaz oldu. Çit damın önünden geçen yolcular, ihtiyatla hareket ediyorlardı. Bir gün, kuşluk sularında Hüseyin'in çit damının önünden geçiyordum. Toprak üstüne atılmış yarım bir hasır parçasının üzerinde Hüseyin uyuyor, güneşten rahatsız olmuyordu. Başının altında, yastık yerine kullandığı, dikdörtgen bir siyah çakmak taşı vardı. Hüseyin'in bu perişanlığı gözlerimi yaşarttı. Gün kavuşana kadar tarlada çalıştım. Eve dönünce, kendisine bir yatakla yorgan götürdüm. Aldı, sevindi. - "Sen olmasan, öldürürler dayım beni." dedi. Evinin içi çok pisti. Söylediklerine göre, içeriye de pislermiş. Sonraları köye gelip yerleşen ağası Arap Süleyman, bu yüzden çok dövmüş kendisini, olmamış. Temizliğine ilkin dikkat etmiş, daha sonra ipin ucunu bırakmıştı. Hüseyin'in bu türlü davranışları, bütün köy için, çekilmez olmuştu. Daha ertesi gün, çit damın önünden geçerken, Hüseyin'e götürmüş olduğum eşyaların parça parça edilmiş olduğunu gördüm. Sebebini bir türlü anlayamadım. Çit damın kapısı hafif kapanmış gibiydi. Hüseyin de gittikçe huzursuzlaşmış, bir gün yine, hiç kimseye haber vermeden, köyden çekip çıkıp gitmişti. Hüseyin'in ortadan yok oluşu, bir uçtan bir uca, köyde yeni çalkalanmalara sebep oldu. Evlerde, meydanlarda, kahvede, harman yerlerinde Hüseyin'in sır olmasından konuştular. Kimisi ermiş olduğundan, kimisi bir yerde ölüp kaldığından, kimisi de öldürülmüş olmasından dem vurdular. Sonbahar yağmurları başlamış, oluklardan akan sular, çit damın içerisinde, öbek öbek gölcükler meydana getirmişti. Esen sonbahar rüzgârları, terk edilmiş çit damın kapısını, bir sağa, bir sola çarpıyor ve bu çarpıntılar sonunda duvar sıvaları dökülüyor. Bu çöküş, bu eriyiş ve yok oluşta Hüseyin'in efsanesi yoğunlaşıyor, dal budak salıyor, gökyüzünün uçsuz bucaksız derinliğinde yankılaşarak, nesilden nesile söylenmeye başlıyordu. Ve bir yerde, bir hoş olmuş Hüseyin'in efsanesi, bir Anadolu türküsünde noktalanıyordu: - "Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur!"
Oyhan Hasan BILDIRKİ 4月3日 EYLÜL
“Liliyâr, Hayli zaman oluyor, sana yazamadım. Yazmak istemedim. Oysa... Bir zamanlar sensiz yapamıyordum, bunu biliyorsun. Damarımda kanımdın. Her akşam gözlerimi seninle kapamak, her sabah seninle açmak isterdim. Ama şimdi?..” Adam, gerisini yazamadı. “Ama Şimdi?..” dedi ve bir soru işaretinde noktaladı duygularını. Kim bilir; “Belki çok uzaklardasın.” diyecekti. Yazı masasının başından kalktı. Bir “Bafra” yaktı. Sigaradan vazgeçmek istiyordu ama, bir türlü yapamıyordu. Sigara dumanından sararan parmaklarından utandı. - Allah kahretsin, dedi anlamsız. Kapalı panjurları açtı. Dışarıda kar yağıyordu. Öyle güzel, öyle tatlı... Kar tanecikleri sağdan sola, soldan sağa uçuşuyorlar ve yere düşünce eriyiveriyorlardı. Adam: - İlk kar! Böyle olur bu, dedi. Tıpkı gözyaşı gibi... Caddede henüz kimseler yoktu. Fakat biraz sonra, sekiz on çocuk, ortalığa döküldü. Henüz birikmeyen kar taneciklerine koşuyorlar, avare çağlarının şarkılarını söylüyorlardı. Kar, birdenbire hızlandı. Cadde yavaş yavaş, beyaz bir örtüye bürünmeye başladı. Oh, hayat ne tatlı, ne kadar güzeldi. Çocuklar itişip kakışıyorlar, neşeli çığlıklar atıyorlar ve toplayabildikleri karları bir yere yığıyorlar. Besbelli, kardan adam yapacaklar. - Haydi bakalım Yağmur, başla! dedi biri. Yağmur denilen çocuk, şöyle bir çevresine bakındı. - Gökçe, bana yardım eder misin? - Hay hay! dedi öteki ve birlikte işe koyuldular. Adam, yazı masasının başına döndü, sigarasını tazeledi ve yazmaya başladı: “Şimdi kar yağıyor, yavrum. Hatırlar mısın, bir gün yine böyle kar yağıyordu. Seninle, hiçbir şeye aldırmadan, sokaklarda uzun uzun dolaşmıştık, kar altında. Kar tanecikleri saçlarımıza, gözlerimize bulaştıkça, sen, daha da güzelleşiyordun. Yolumuz, istasyona kadardı. Bana, artık benimle dost olduğunu, öyle kalacağını, aramızdakinin arkadaşlıktan öte bir şey olmadığını söylüyordun. Bense, sessiz, sakin, seni dinlemekle yetiniyordum. Sesin öyle güzeldi ki, anlatamadığım duygular doluyordu içime. Sonra o tren, ah, o tren, aldı gitti seni! Yapayalnız kaldım.” Yazdıklarını gözden geçirdi. Saatine bir göz attı. Vakit ilerlemiş, öğle oluyordu. Duvardaki resimlere baktı uzun uzun. Kararsızdı... Yazmaktan vazgeçti. Paltosunu giydi, çekti gitti. Yağmur ve Gökçe, kardan adam heykelciğine, şöyle böyle şekil vermiştiler. Adam, gözlerinde hüzün türküleri, olduğu halde şehir kütüphanesine doğru yürüyordu. Yağan kar, gözlerine, ellerine bulaşıyor, adam, adını bilemediği bir mutluluk duyuyordu. Bir zaman katalogları karıştırdı. Bunu da, iş olsun diye yaptığı belliydi. Memurdan bir kitap istedi ve bir köşeye oturdu. Tagore’un Bahçıvan’ını okumaya koyuldu. Dalmıştı. Tatlı bir sesle irkildi. Bir genç kız; - Tagor mu, yine? dedi ve teklifsizce yanına oturdu. On dokuzunda ya vardı, ya yoktu. Adam, ilkin bu teklifsizliğe kızdı. Ama genç kızın gözleri, ne tatlı, ne çekiciydi. Ya omuzlarına dökülen saçları?.. - Gitanjali’yi okudunuz mu? dedi genç kız. Adam; - Hayır, diyebildi. - Okumanızı çok isterdim. Bu eserde, şairimizin şiir dolu dünyası yatıyor. - Şairimizin mi? - Niye şaştın? Tagor’u ben de severim. - Öyleyse bunu kutlayalım, dedi adam ve genç kızın gözlerine baktı uzun uzun... Genç kız, elektriklenmiş gibi oldu. Kalbinde ılık bir şeyler duydu. Adam gözlerini, onunkilerden ayırmıyordu. Çaresiz boyun eğdi genç kız ve teklifi benimsedi. Adam, gençliğini hatırladı. Kırkında vardı belki ama, anca otuzunda gösteriyordu. Genç kızla birlikte çıktılar. Gençler parkına gittiler. Kar dinmiş, her yer bembeyaz kesilmişti. Adam, genç kızın koluna girdi. Başıboş dolaştılar. Bankların üzeri karla kaplıydı. Mavi Köşe Çay Ocağı’ndan birer demli çay içtiler. Genç kız; Gitanjali’den, Büyüyen Ay’dan, Meyve Zamanı’ndan söz açtı. Adam, hayran hayran dinliyordu. Hafif rüzgâr çıkmıştı. Dallardan karlar dökülüyordu. Genç bir fidanın altında durup beklediler. Genç kız, ağacı sarstı. Dallardan dökülen karlar, ikisinin ellerine, gözlerine bulaştı. - Ne iş yaparsın? dedi genç kız. - Hiiç! diye karşılık verdi adam. Yapayalnızım. Beynimi kurcalayan, uykularımı bölen hatıralardan yakamı kurtaramıyorum bir türlü. Tedirginim bu yüzden. - Sana yardımcı olabilir miyim? - Nasıl? Genç kız, adamın gözlerinin içine baktı. Kar yeniden, lâpa lâpa yağmaya başladı. Kar tanecikleri bir o yana, bir bu yana uçuşuyordu. Adam, açlığını hissetti. İki gündür bir şeyler yememişti. - Köşe’den birkaç sandviç alalım, dedi, olmaz mı? - Olur! - Henüz beni tanımıyorsun? - Ne fark eder? - Öyle mi? Bak anlatayım yavrum, adım Kerim. Yıllar öncesiydi, gençtim. Bir sevgilim vardı. Sonunda ayrılmak zorunda kaldık. Ama hatıralar yakamı bırakmadı. Onunla da olmam imkânsız gibi bir şey. Yalnız özdeyişler, şiirler, mektuplar... Genç kız, adama ısınmıştı. Onunla mutluydu. Bu mutluluk, bitmesin istiyordu. Ama, ne kalmıştı günün bitmesine?.. Adam; - Ayrılalım, diyordu. Ayrıldılar. Genç kızın yanakları al aldı. Gözleri nemliydi. Adam, arkasına bakmadan gidiyordu. Plâkçı dükkânından “Sevdiğim Adam” şarkısının sesi geliyordu. Adam, biraz boşalır gibi olmuştu. Hatıralarla yaşamaktan bıkmış görünüyordu. Hızlı adımlarla, karda izler bırakarak evine doğru yürüyor, yürüyordu. Kendi yanakları da al aldı. Gözleri, kardan adama takıldı. Ötesinden berisinden yaralar almıştı. Çocuklar canını yakmışlardı besbelli. Süpürgesi bir yana düşmüş, yapayalnız, kimsesiz, akşamın karanlığına karışıyordu. Işıklar yandı kör kör... Adam, dudağında garip bir ıslıkla odasına girdi. Her şey bıraktığı gibiydi. Kâğıtları sağa sola dağılmıştı.. İlkin kâğıtlarını topladı. Odasına, şöyle böyle olsa bile, bir çekidüzen verdi. Panjurları kapattı, yağan karla ilgisini kesti. Sonra genç kızı, Nermin’i düşündü. Acaba o, ne yapıyordu şimdi? Kerim’i düşünüyor muydu? Onu istiyor muydu? - Boş ver, Kerim! dedi adam. Hem seni düşünse ne çıkar? O kim, sen kim? Haydi kavuştunuz, evlendiniz diyelim. Sonra ne olur? Hatıralardan sıyırabilir misin yakanı? Şiirlerden, özdeyişlerden, mektuplardan... Çocuklaşma be Kerim, boş ver! Liliyâr, kolay kolay bırakmaz adamı. Seni öldürür, mahveder, yıkar dünyanı. Boş ver Kerim, aldırma. Ko gitsin Nermin’i kendi hâline. Bir daha arama onu. Bırak... Üst üste sigara yaktı. Yalnızlığın korkusu okunuyordu gözlerinde. Alnında derin çizgiler belirmişti. Saçlarına hafif de olsa, aklar düşmüştü. Bugün, eli ayağı tutuyordu çok şükür! Bir bakıcıya ihtiyacı da yoktu. Ya yarın? Ya yarın ne yapardı, elden ayaktan kesilince. Yunus geldi aklına, ölüm geldi, iliklerine kadar titredi.
“Bir garip ölmüş diyeler Üç günden sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin...”
Güzel bir ilkbahar günü, Nermin’le karşılaştı. Genç kız hayat doluydu. Kerim’in gözlerinin içine bakıyordu. Kuşlar, tatlı tatlı ötüşüyor, iri, kırmızı güller ortalığa mis gibi kokular yayıyordu. Topraktan yeşil çimenler fışkırıyor, şeftaliler çiçek açıyordu. Her şey öyle güzel, öyle tatlıydı ki... - Gitmem lâzım, dedi Kerim. Nermin, birdenbire durgunlaştı, elâ gözlerine bir hüzün çöktü. İlktir, sever gibi olduğu adam, gitmek istiyordu. - Temelli mi? dedi usulca. - Temelli. - Peki niçin? Niye gitmek istiyorsun/ - Mutlu değilim yavrum. - Mutlu değil misin? - Hayır! Uzun zaman hiç konuşmadılar. Yan yana yürüdüler, ürkek... Adımları ağırlaştıkça ağırlaştı. İri, kırmızı güller boyunlarını eğmişler, şafakla birlikte cıvıldaşmaya başlayan Tanrı’nın çalar saatleri kuşlar, ötüşmez olmuşlardı. Kerim, Nermin’den uzaklaşmak, kaçmak istiyordu. Bu yüzden Nermin’in gözlerine de bakamıyordu. Baksa ağlayacak... Katıla katıla, bağıra bağıra ağlayacaktı. Belki, kendisini çok sevdiğini söyleyecekti. Ama söyleyemedi, söyleyemezdi. Hatıralar yakasını bırakmıyor, Liliyâr, gecelerini bölüyordu. Sonra, boşalıvermekten korkuyordu adam. Bomboş, kalıp gibi olmaktan korkuyordu. Hatıralardan, Liliyâr’dan kaçmak istiyordu, istemesine ama, bu sevimli gönül bağına, avarelik çağının tutkularına alışmıştı. Bütün bunları, Nermin’e anlatamazdı. Hoş, anlatsa bile, hangi gerçeği değiştirebilirdi? Saçlarındaki akları veya alnındaki derin çizgileri mi? Nermin gençti, güzeldi. Oysa Kerim’in kaç günü kalmıştı, şunun şurasında? Sonra Nermin’inki, sevgi filân değildi. Sadece Kerim’den hoşlanır gibi olmuştu. Sevdiğini sanmıştı. Sevgi karın doyurmazdı. Nermin aş ister, iş isterdi. Kerim’in nesi vardı Nermin’e verecek? - Gitmem lâzım yavrum! Biraz sonra tren kalkacak... Bu son terini kaçırmayalım. Üzüleceksin biliyorum, ama elden ne gelir? Ben, eylül mevsimindeyim. Genç kız, sesini çıkarmadı. Eylül sözünün ne anlama geldiğini düşündü. Bir türlü, şu veya budur diyemedi. İlktir sever gibi olduğu adam, gitmekte kararlıydı. Elin adamını da tutamazdı. Her şeyi oluruna bıraktı. Oysa, ne ümitlerle çıkmıştı evden? “Seninle yaşamak istiyorum.” diyecekti adama. Uzun uzun gelecekten konuşacaklardı. Doğacak kızlarından, oğullarından, birlikte geçirecekleri mutlu günlerinden söz edeceklerdi. Kerim bir iş sahibi olacak, Nermin de, onun işten dönüş saatlerini gözleyecekti. Ama Şimdi?.. Sevdiği adam gitmek istiyordu. Anlamını bilmese de; - Ben de eylül mevsimindeyim, diyebildi sadece. Kerim, tınmadı bile... Gitmekte kararlıydı. Gara giren tren, oflayıp pofladı. Raylar gıcırdadı. Yolcular bir yandan inmeye, bir yandan da binmeye başladılar. Kerim hiç konuşmadı. Nermin de öyle. Yüzünde ağlamaklı bir görünüm vardı. Dokunsan, hüngür hüngür ağlayacaktı. Gar şefi, kalkış işareti verdi. Makasçı yeşil bayrak kaldırdı, makinist fren kolunu çekti. Lokomotif tekrar oflayıp pofladı, raylar gıcırdadı. Acı acı öten tren sesleri kesildi ve son tren gözden kayboldu. Boynu bükük, peronda yalnız kalan Nermin, istasyonu terk etti. Artık Kerim yoktu. Kerim, eylül mevsimindeydi. Ya kendisi?...
Aralık 1970 3月30日 BİN ACI ÇIĞLIK
Dünyadaki bütün kahramanlar gibi, sonunda benim kahramanlarım da başkaldırdı. Hepsi bana ve zamana karşı meydan okuyarak, çizgiden dışarı çıktılar. Sanki söz birliği etmişçesine, herhangi bir hikâyemde, ünlü veya ünsüz, tanınmış ya da silik birer kahraman olmayı istemediklerini söylediler. "Batı'nın karnında, Avrupa'nın kucağında bir İslâm ülkesi Bosna. Çocuklarının gözyaşlarının kaçıncı yılına girdiğimizi, neredeyse unutacağız. Bütün haksızlıklarına rağmen savaş, daha acımasız bir şekilde sürüyor. Birleşmiş Milletler yaftalı bostan korkulukları da, Bosnalının boğazındaki ipin ucunu çekerken, tutarmış gibi davrandığı Sırp'ın kolunu gevşetiyor. Bu yolda ne dümenlere yatıyor?" Kafamda binlerce cırcır sesi. Gözlerim; birbirine girmiş, yer yer kenetlenmiş onlarca yeşilin tonlarında geziniyor. Kızarmış nar çiçeğinde, kabaran incirde, neşesini soyunan güllerde, benek benek beyazlarıyla yanıp sönen yaseminlerde, ara sıra esen yelin dal uçlarında bıraktığı hışırtılarda umut yok. Hava alabildiğine parlak. Duygularım pörsümüş. Üç beş kişi de olmasa, parkta in cin yok. Cırcırların sesi arttı. Nefes nefese, makamdan makama geçerek ötüşlerinin tonunu azalttılar. Kısa bir sessizlik. Ve sonra aynı tonda, aynı şekilde başlayan ve aynı yerde son bulan sesler. Arada bir tonunu arttıran, öfke kusan, hesap soran, çıkışan, sıkıştıran sesler. Rüzgârla birlikte kımıldayan, uzayıp kısalan gölgelerin arasında beliriveren, herhangi bir hikâyemden kopup gelen, yanı başımdaki boş iskemleye izinsiz, üstelik teklifsiz oturan bir kahramanım; - Neyi, niçin yazacaksın? dedi. Neden aramızdan birini, kendi duygu ve düşüncelerine göre yoğuracak, şekillendirecek, öylece ortalığa salacak, sonra da diğerlerinin yanına koyacaksın? Buna hakkın var mı? Onu duymazdan geldim. Yeniden parktaki kadife seslere daldım… "Anne!" diye çağıran bir sesle, rüyâdan gerçeğe döndüm. Ne mi, gördüm? Hiç! "Bosna, hür dünyanın ayıbıdır. Sevgilerin, umutların, insan haklarının, barışın, laikliğin, ahde vefânın, tarafgirliğin çamura düşürülüşünün hikâyesidir." Parktaki bütün çiçekler, sarmaşıklar, böcekler ve ağaçlar yaşama savaşındalar. Bahçıvanın makası, onlardan bazılarına bir disiplin vermiş olsa bile, birkaçı yine de başkaldırmış, diğerlerine göre uzamış, ışığa veya umuda koşmuş. Hangi umuda? Veya kaçıncı aldanışa? Hangi aldanışlara? Çayımın şekerini karıştırmaya başladım. Ham toprakla örtülü gezinti yolunda, sağa sola doğru durmaksızın koşuşan iri, siyah benekli, kırmızı karıncalara takıldım. Kendi kendime, kahramanıma vereceğim cevabı kuruyordum. Fakat neden bilmem, beynim ve yüreğim bomboş. Bir yerde, bir şeyde kopukluk var. Teller arasında gelgit yok. Karşıda bahçıvan, elindeki mendiliyle terini kuruluyor. Başından omzuna, arkaya itilen şapkasıyla oynuyor. Kahramanım masamın kenarını yumrukluyor. Öfke dolu, sıkıştırıyor: - Söyler misin bana, Ermeni kıskacındaki Azeri için ne yaptın? Somalililere derileri siyah diye mi arkanı döndün? Sırpların bire kadar tüketme kararında olduğu Bosnalılar için hangi ağıdı yaktın? Rusya'nın sıcak karnındaki Çeçenleri, hangi dağın ardında bıraktın? Ülkenin dört bir yanında kan, diz boyu yükselmişken, sen söyler misin ne yaptın? Doğuda kardeş kardeşi katlederken, "Kanları yerde kalmayacak!" demekten başka, hangi çabayı gösterdin? Yakınında, yanı başında da bin acı çığlık yükselirken, sen, hangi çığlıklara koştun? Kahramanımı, sadece dinledim. Karşılık vermek için de kendimi yokladım. Baktım, beynim ve yüreğim bomboş. Yaşadığım zamanı dondurdum. Rüyâdan, gerçeğe döndüm. Bir an için olsa da, kahramanımı unuttum. Bir umudun peşine takılabilir miyim diye, bütün parkı, köşe bucak taradım. Aynı tonda devam eden cırcır sesleri. Uzayıp kısalan gölgeler... Yer yer açılan, dal altlarında koyulaşan ışıklar. Kadife sesler. Sesler... Çıkıştım. - "Vah vah! Ne tadar da kötü." dediğinizi duyar gibiyim. Bana, bu kabullenişçi tavrıma dudak büktüğünüzü görüyorum. Peki, siz söyler misiniz? Beyni ve yüreği bomboş olan bir adamdan, ne beklersiniz? Tuttuğu dallar kurumuş, umudu körelmiş Azeri, Çeçen veya Boşnak için, bana söyler misiniz, siz, ne yaptınız? Sorular baskın… Sorular dağ dağ olmuş, tufanlarda. Yakan, sarsan, uyandırmaya çalışan sorular. - Siz ne yaptınız? Kahramanıma döndüm. Beni kınasın, hırpalasın istedim. Demokrasinin yüceldiği bir çağda, ayaklar altında sürünen, Sakaryalamaşadığı için çiğnenen insan haklarını düşündüm. Bahçıvan gitti. Sesler dineceğine, yükseldi. Günlük meselelerini konuşan kadife seslere, yer yer, iri, kart sesler karıştı. Yanımdaki masada askerler, fasulye muhabbetindeler. Halbuki benim kalemim, yazmaya ısınamadı. Daha doğrusu, verilebilecek karşılığın tereddütlerine yakalandı. Ah, bu tereddütler! İnsanı; apansızın sarıp kuşatan, bir şey olmanın veya yapmanın kararını geciktiren tereddütler. Yüreğim daralmaya başladı. Bin acı çığlık tufanları üstüme üstüme geldi. Bin acı çığlık tufanları… Bunaldım, tere battım. "Savaş nedeniyle ısınan koca dünya, sevimsizliğinin verdiği utançtan kurutulmak için olmalı, soğuyor. Savaşın olduğu yerlerdeki barış öncesi zaman, zamanların en çirkini. Görüyor, izliyorsunuz: Saraybosna'da, Grozni'de ölümün acımasız yüzü, bütün hızıyla, yanına fosfor bombalarını da alarak, kol geziyor. Her iki bölgede de, toplu soykırımlar yaşanıyor. Adına ne denirse densin, ne yakıştırılırsa yakıştırılsın, bu 20. Yüzyıl, bana göre bir vahşet çağıdır. Ben insanlığımdan, bütün öğrendiklerimden, yakamı sımsıkı tutan çaresizliklerden utanır oldum. Düşünüyorum. Bu yaşadıklarımızdan sonra, eğiteceğimiz çocuklarımıza, kendi çağımızla ilgili hangi yaldızlı yalanları veya yanlışları, yüzümüz kızarmadan, vicdanımız sızlamadan, nasıl, ne şekilde anlatacağız? Barış diye bilinen nesnenin, ölüm tarlalarının çöplüğü olduğunu, onlara, dosdoğru söyleyebilecek miyiz? Kendimizi, tarafsız bir biçimde yargılayabilecek miyiz? Veya her zaman yaptığımız gibi kös dinlemekle yetinecek miyiz?" Cırcırlar da aynı ötüşlerde. Sonsuz bir koşudur tutturmuşlar, makamdan makama geçiyorlar. Toparlandım. - Peki, dedim kahramanıma da. Söyler misin, sen ne yapmayı düşünüyorsun? - Bir şey düşündüğüm yok. - Niçin? - Bakıyorum beni de, tuzağına çekmeye çalışıyorsun. Ben ne yapmayı düşünüyorum, ha? Yağma mı var? Tuzağına bu defa düşmeyeceğim. Hem başka kahraman mı yok? Git, onlardan birini yakala. Giydir, kuşat. Sal ortalığa. Ben, senin yazacağın hikâyede yokum. Tut ki beni görmedin, düşünmedin canım. Benim yüreğim hassas. Bin acı çığlıktan tekine bile dayanamam. Ben de balkondakiler gibi olmak, her şeye seyirci kalmak istiyorum. Siz, onca gerçekle burun buruna yaşayanlar, okun ucu can evinize değmeyince, sıra size gelene kadar, öyle yapmıyor musunuz? Beni sil, yok say! Son sözüyle birlikte kahramanım yerinden doğruldu, izin bile istemeden, geldiği gibi teklifsiz çekti gitti. Üzüldüm. Sonra yeniden parktaki kadife seslere daldım. Yüreğimdeki öfke sellerini durdurmaya çalıştım. Bir hayâlden başka birine yol aradım. Bütün kapılar kilitli. Domuzuna bir teki bile açık bırakılmamış. Her tarafımdan kuşatılmış olmanın çaresizliğini yaşı-yorum. Uygar çağın dönemeçlerinde çırpınıyorum. Sevginin, dipsiz kuyulara gömüldüğü bir dünyada yaşamak zor. Tüfek icât olunca, sadece mertliğin bozulduğunu sanırdık. Meğer ne kadar safmışız? İnsanlık bitmiş, diz boyu çamura batmış, ölmüş. Kadife seslere, iri, kart, yalnızca emretmeyi seven sesler karışmış. Ortalık toz duman! Bütün yollar tutulmuş, umutlar Allah'a kalmış. Olsun varsın! Yılar, pusar, siner miyim hiç? Uygar çağın şerefinden ben de sorumluyum. "Rusların Çeçenistan çıkartması, tam bir fiyaskoya döndü. Boris Yeltsin, çağımızın Neron'u olma yolunda. Şimdi, hem içten, hem de dıştan sıkıştırılmaya başlandı. Bu sıkıştırmalar da, Yeltsin'i şaşkına çevirdi. İş, pazaryeri bombalamaya kadar ucuzladı. Silâhsız siviller, Grozni'yi düşürememenin öfkesini taşıyan Rus uçaklarının bombalarıyla katledildi. Buna rağmen, bütün Kafkas halkları, Çeçenlerin direnişine güç vermek, destek olmak için de Grozni'ye, sonsuz bir a-kındır başlattılar. Ruslar şaşkın! Ruslar panikte!" Derken, "Anne!" diye çağıran bir sesle, yeniden daldığım rüyâdan gerçeğe döndüm. Yanımda saçlarına fön çektirmiş, tırnakları ojeli, gülücükle-rinde alaycı tonların sayısız parıltıları çakıp sönen başka bir kahraman var. O da bir hikâyemden kopup gelmiş. Gelişine sevinmedim desem, yalan olur. Umudun yüzlercesi yüreğimi kımıldattı. Cırcırların sesleri arttı. Nefes nefese, makamdan makama geçerek, aynı ötüşlere başladılar. - Siz de, işte böylesiniz! dedi kahramanım. Her şeye de çanak tutuyorsunuz. Savaşçı mısınız, barışçı mısınız? Gerçekten anlamak zor. Umutlanma sakın. Diğeri gibi ben de, bu hikâyende yer almak istemiyorum. - Neden? - Neden olacak? Ben de, kendi payıma; inancı başka, yaşayışı daha başka olan insanları sevmem, sevemem. Uygar dünyada yarattığınız savaş alanlarında, onca analar gözyaşı döker, bebeler boynu bükük kalır, babalar katıldıkları cephelerden dönmezken, bir sözü ile kilitli kapıları açabilecekler ortaya çıkmazken, sizi nasıl sevebilirim? Ben, keskin nişancıları gördüm. Yanan, yıkılan şehirleri, acımasızca bombalanan pazaryerlerini de bilirim. Açlığı, arkasızlığı, bir dilim ekmek uğruna katlanılabilecek bütün çaresizlikleri yaşadım. Çirkeften yeni döndüm. Şimdi dinlenmek istiyorum. Buna ihtiyacım var. Bana bir yorgunluk kahvesi söyler misin? "Srebrenica düştü! Akılları mavi, turuncu hayâllerde olanlar, kına yaksın! On binlerce Bosnalı Müslüman, katledilme korkusunun telâşıyla yollara döküldü. Yollara düşürülen Srebrenicalı, kötü kaderine ağlıyor." Kahvelerimiz de geldi. Saçlarına fön çektirmiş, tırnakları ojeli kahramanım, tükenmez bir hasretle kahvesini yudumladı. - Onlar, dedi, bu zavallı insancıklar, namusları ve şerefleri için ölüyorlar. Düşmanları arkalı. Bitmez tükenmez savaş araçlarına sahipler. Öldürme makineleri gibi çalışıyorlar. Ölüm tarlalarında dile-dikleri gibi at koşturuyorlar. Bu tarafta siz, oturmuş keyif çatıyorsunuz. Kılınızı kıpırdattığınız yok. Yoksa siz de, uğrunuzda ölen, ölüm tarlalarında tükenen zavallıları gördükçe, zevkten dört köşe mi oluyorsunuz? - Yanılıyorsunuz! - Yanıldığım falan yok. Böyle olmasa, bir şeyler yapardınız. - Yapıyoruz ya... - Yetmez! Göstermelik kararlarla, yetkisiz askerlerle, bu öldürme makinelerini susturamazsınız. Lütfen, beni yok say! Beni unut! Hikâyende sıradan bir kahraman olmak istemiyorum. - Başrole çık! - Ben, haddimi bilirim. Ne oldum delisi de değilim. Ne olacağım endişesindeyim. Bırak yakamı. Geldiğim gibi gideyim. Yalnız şunu olsun, düşün: O zavallılar, kendi kimlikleri içinde hür yaşama hakkından yoksun mu bırakılmalılar? Hürriyetin güzelim şafağı, onların ülkesine de doğmayacak mı? Boyun eğip verilenle yetinecekler, başkalarının ipiyle tasmalanacaklar mı? Neticede alınlarında taşıyacakları kara lekeyi kuşaktan kuşağa aktaracaklar mı? - Hiç sanmam! - Öyleyse, niye duruyorsunuz? Ne zaman uyanacak, onlara yardıma koşacaksınız? Dünya ile birlikte hareket, onların hiçbir derdine merhem olamaz. Aslında bu bir saçmalık değil mi? - Nasıl? - Görüyorsunuz. Dünya ile birlikte hareket edenler, öldürme makinelerinin arkasında saf tutmuş. Ölüm tarlalarında boy boy açan gelincikler, onların umurunda mı? - Değil mi? - Ay, şimdi patlayacağım! Bunu anlamak için kör veya sağır olmak lâzım. Görüyorum; sen de mankurtlaşmışsın. Bakar kör, işitir duymazsın. Ben, sizin gibilere katlanamam. İstersen, içtiğim kahvenin parasını da vereyim. Bak işte, buraya bırakıyorum. "Şeyh Şamil'in ülkesinde Rus tankları. Gecenin ilerleyen saatlerini fırsat bilip, boş buldukları gediklerden bu ülkeye sızmaya çalışıyorlar. Barış sözüyle yatıp kalkıp, yalnızca geviş getirenler, suskun! Vaziyet almak için, her hâlde kuvvetlinin ortaya çıkmasını bekliyorlar. Taraflardan biri, diğerini boğmaya, yok edip tüketmeye kalkıştığında, seslerini yükseltecekler, insanlık adına dillendirdikleri unutulmaz şarkılarını tekrarlayacaklar. O kadar. Yalnız, görünen o ki Çeçenistan, hedeflediği yolda, yedisinden yetmişine, oğlundan kızına, kadınından erkeğine, unutulmaz Şeyh Şamil'in körüklediği cesaretleriyle, korkusuz ilerliyor. Çeçenlerin gittikleri yol, doğru yoldur. Kafkaslar'ın kartalları, İslâm'ın yiğit silâhşörleri, dün olduğu gibi, bugün de Rus tanklarının paletlerini çözeceklerdir." Omzundan çantasını indirdi. Para çıkarmaya davrandı. Açılan çantadan bir çift muhabbet kuşu fırladı gitti. Muhabbet kuşları ürkek. Üstelik de yorgun olmalılar. Bahçıvanın disipline soktuğu çiçeklerden baş kaldıranına kondular. Kurtuluşun sevinciyle, kim bilir hangi umuttan hangisine yol bulmak için olmalı, cırcırların ötüşlerine katıldılar. Kanat çırptılar, uçtular, uçtular. Bin acı çığlık ağıdına başladılar. Onların peşi sıra koştum. Bütün kilitli kapıları zorladım, tekmeledim. Paslı kilitlerde bir gevşeme izi yok. Saçlarına fön çektirmiş, tırnakları ojeli kahramanımı unuttum. Yoksa o mu beni terk etti? Bunu şimdi kestiremiyorum. İkincisi daha ağır basıyor. Koştukça açıldım. Muhabbet kuşlarının uçuşu, yıllarca sürdü. Bunu çok iyi biliyorum. Ben de yıllarca koştum. Gün bitti, yol tükendi, gece başladı. Hem Azeriler, hem Çeçenler, hem de Boşnaklar, yol çatağına geldiler. Duraladılar, duraksadılar. Yeni umutlara soyunuyorlar. Ben, kendime yanıyorum. Hâlâ aradığım kahramanımı bulamadım. Bin acı çığlığın ıstırabı, yakamı bırakmıyor. Yüreğime bu ıstırabın ağırlığı çöreklendi. Neye yanacağıma, kime kızacağıma, yarınlara hangi hikâyemi göndereceğime karar veremedim. Yüreğimde bir sancı, bir sancı. Kulaklarımda bin acı çığlık! Aklım, hesaplaşmanın arifesinde. Fakat kiminle, nasıl? Kestirmek, karar vermek güç. Bu defa sancılardan kurtulmak, bin acı çığlığı unutmak, biraz da gecenin şiirini yakalamak için, balkona çıktım. Şehir uykuda. Ovaya doğru uzanıyor. Sokak lâmbaları fersiz, ölgün. Ovanın bittiği yerde, belli belirsiz karanlık dağlar yükseliyor. Orada, koyu karanlıkta soluk turuncu bir fırça darbesi. İşte, ay bu! Dokunsanız tutacaksınız. Fakat o kadar yakın, o kadar uzak ki, anlatmak zor. Minarelerde sabah ezanları okunuyor. Sancılarım diner gibi oldu, kendime geldim, döndüm. Bu dönüşle birlikte, pazaryerinde onu gördüm. Acınacak bir durumdaydı. Daha ömrünün en körpe çağındayken, bir çift koltuk değneğinin yardımına mecbur edilmişti. Sarışın, mavi gözlüydü. Gökyüzüne, ufkun en uzak noktasına bakıyordu. Gökyüzü, bu sonsuz fakat umut dolu bakışlardan utanmışçasına, maviliğinden soyunup griye dönüyordu. Belki de bu renk değiştirmenin temelinde, insanın insana yaptığı sayısız kötülüklerin ayıbı yatıyordu. Pazaryerinde koşuşan telâşlı insanların sayısı oldukça az. Ötelerden, kim bilir hangi canları yakan, yıkan top sesleri geliyor. Bazı çatılardan dumanlar yükseliyor. Koyu dumanlar bir yerlerden imdat bekler gibi, sahipsiz. Yanan yanıyor, yıkılan olduğu yerde kalıyor. Güzelim şehir, bir yaşlı adamın suratına dönmüş, sivilcelenmiş. Bütün pencerelerdeki gölgeler de ürkek. Sirenlere bastıran ambulansların hareketlerinden anlam çıkarmaya uğraşıyorlar.
Pazaryeri soluk soluğa. Bin acı çığlıktan bazıları dorukta. Az sayıdaki insan, kaçar gibi koşuyor. Şimdi eve dönmek, dönebilmek onlar için en büyük bayram olmalı. Sirenlerin sesleri çoğaldı. Araçların homurtuları yakınlaştı. Keskin nişancılar atışa başladılar. Dönme umuduyla koşuşanlardan birkaçı, oldukları yere kapaklandılar. Kan lekecikleri büyüdü, genişledi. Her şeye rağmen, vurulanlara yardıma gelenler oldu. Hayat, bütün şiddetiyle devam ediyor. İrfan, kılını bile kıpırdatmadı. Sanki o, bambaşka bir dünyada yaşıyordu. Siren ve mermi seslerine, bağırıp çağırmalara tınmıyordu. Hatta koltuk değneklerine kuvvetle abanıyor, biraz daha yükseliyor, en uzak noktaya sıkıca bakıyor. Besbelli, gökyüzünün bu uç noktasından sökün edecek umutlarının şafağını gözlüyordu. O, korkusuz bir yürek taşıyordu. Korkunun askerleri, İrfan'a vız geliyordu. Böylece saatlerce dimdik durdu. Siren sesleri azaldı, mermi sesleri kesildi. Vurulanlar toplandı. Meydandan el ayak çekildi. Ansızın bastıran karanlığa bile aldırmayan İrfan, istifini bozmadı. Kara gece perdelerini kapattıkça, pazaryerinin son hakimi karaltılaştı, sonra sonra seçilmez oldu. "Bekleyelim: Birleşmiş Milletler toplansın, anlı şanlı görüşmelerden birini daha başlatsın. Bu görüşmeler sonucunda, vetoculardan biri devreye girsin ki, bütün destek yolları kesilen Bosnalı da, sipsivri, tek başına ortalık yerlerde hedef tahtası olsun. Toplantıdan, Bosna'daki barış gücü birliklerinin geri çekilmesi yönünde karar çıksın. Bu kararla birlikte, Sırp'ın kabaran iştahına bir parmak daha bal çalınsın." Anlattılar, dinledim. Mavi gözlü İrfan, Saraybosna'nın dış mahallelerinden birinde yaşıyormuş. Komşularının arasında, dostluklarını peynir ekmek gibi bölüştükleri Sırplar da varmış. Savaş, dostluklara kan doğramış. Tatlı günler acılaşmış. İrfan'ın muhabbet kuşları bile durumu sezmiş olmalı, ötüşlerini de, huylarını da değiştirmişler. Cilveyi nazı bir yana bırakmışlar. Babası cepheye gitmiş, dönmemiş. Muhabbet kuşları ona, sevgisine doyamadığı babasının hatırasıymış. Ablasını kirletmişler. Zavallı kız, utancının acısına katlanamamış. Canlarını geride bırakıp gitmiş. Anacığı, sır olmuş. Öldü diyenler olduğu gibi, cepheye gidip eşinin öcünü almak için savaştığını söyleyenler de çıktı. İrfan, ilk günlerin acemiliğinden olacak, keskin nişancılardan nasibini almış, koltuk değneklerine mecbur bırakılmış. Mutluluk şarkılarının hasret türkülerine döndüğü evlerini, küçük ama yine de sıcak görünen yuvalarını terk etmemiş. Alıcısı, meraklısı çıkar umuduyla muhabbet kuşlarını, zaman zaman pazara da çıkarmış. Umutla beklemiş, kahırla dönmüş. Bin acı çığlık tufanlarına uğramış. Zamanından çok önce olgunlaşmış. Ah, bir de ülkesi için bir şeyler yapabilse!.. Bu umutla tasarlamış, düşünmüş, kurmuş. Umuttan umuda sonsuz koşulara başlamış. Sonunda, bu yol da çaredir düşüncesine kapılmış. Muhabbet kuşlarının olduğu bölüme geçmiş. Kutulardaki yumurtaları almış, atmış. Palazları zorlayıp uçar hale getirmiş. Muhabbet kuşları telâşta. Muhabbet kuşları ürkek. İrfan, onları yatıştırmak için dil döküyor: - Böylesi daha iyi olacak. Savaşın getirdiği yoksulluğu benim gibi siz de yaşıyorsunuz. Benim ekmeğim lokmalaştı. Sizin yemleriniz de öyle. Gittikçe azalttığımın farkındasınız. Muhabbet kuşları, İrfan'ı anladılar mı ne, eski, canlı ötüşlerine döndüler. Cıvıl cıvıllar. İrfan, bütün yemlikleri son defa, fakat bolca doldurdu. Sulukları temizledi, sularını tazeledi. Salmalardaki tünekleri sökecekti, vazgeçti. kuşlarıyla biraz daha birlikte olmak için, her yeri temizledi, silip süpürdü. - Bu içinde yaşadıklarımızı, dedi, ulaştığınız yerlere götürünüz. Bizim sıkıntılarımızı, acılarımızı, kimsesizliğimizi, her şeye ihtiyacımızın giderek arttığını, kökü toprakta kalmış çınarlara döndürülmek istendiğimizi herkese, ama herkese anlatınız. Belki de bir dost, çığlıklarımızı duyar da bizi anlar, arar. Başkalarına da anlatır. Arka çıkar, yardıma koşar. Muhabbet kuşlarından Pamuk geldi, omzuna kondu. Durmadı başına çıktı. Sarı saçlarının arasında gezindi. Kulağının arkasına geçti. Ensesinden yüzüne indi. Gagasıyla İrfan'ın dudaklarına dokundu. - Beni anladın mı Pamuk? Asıl umudum sende. Çağrılarımızı dünyanın bütün köşelerine kadar taşıyınız. Öncü ol, diğerlerine yol göster, e mi? Muhabbet kuşu Pamuk'un gözlerinde gülücükler. İrfan durmadı, avuçlarının arasına alıp okşadığı Pamuk'un ayaklarındaki halkalara daha önceden hazırladığı çağrı pusulalarından önemlicelerinden ikisini yerleştirdi. Halkalı olan diğer muhabbet kuşlarıyla da tek tek ilgilendi. Muhabbet kuşları, cıvıl cıvıl. Muhabbet kuşları, göreve hazır. Aldıkları çağrıları taşıyacaklar. İrfan, koltuk değneklerinin yardımıyla, çıkış kapısının tırkısına bastı. Kapı, ardına kadar açıldı. Dışarıda güzel bir gün var. Fakat muhabbet kuşlarında hareket yok. Bozulan tüneklerden ilkini, sonrakiler izledi. İrfan'ın bağrında taşlar. Gözlerinde kan kesilmiş yaşlar. Muhabbet kuşları yolculuğa hazır. - Önce sen Pamuk! Haydi, fırla! Komutu alan ve koltuk değneklerinden tekiyle de ürkütülen muhabbet kuşları, yuvadan ayrılmanın hüznünü duya duya, açık kapıdan gökyüzüne doğru uçtular. Sonsuz bir koşuya başladılar. Bin acı çığlığı her yana taşımak, götürüp ulaştırmak amacıyla havalandılar, havalandılar. Saraybosna'nın dış mahallesinde, sarışın, mavi gözlü İrfan, artık yapayalnız kaldı. Muhabbet kuşlarının cıvıltıları kesildi. Fakat İrfan'ın umutları kanatlandı, kabardı. Er geç, çağrılarına karşılık gelecekti. Eninde sonunda cıvıl cıvıl muhabbet kuşları, yuvalarına döneceklerdi. İşte şimdi İrfan'ı, bu umutlar ayakta tutuyordu. İşte şimdi İrfan, bu umutla, istifini bozmadan, mermi seslerine aldırmadan, korkusuz, dipdiri, dimdik, bıkıp usanmadan gökyüzünün en uç noktasına bakıyordu. Biliyordu ki umutlarının şafağı sökünce, Bosna kurtulacaktı. Bu umut içinde günler haftaları, ayları kovaladı. Pazaryerinin gediklisi İrfan, aynı yerde, aynı saatlerde, en uç noktaya baktı. Muhabbet kuşları, umuda doğru uçuyor. Ömrünün en körpe çağında olgunlaşan İrfan, bıkıp usanmıyor, hiçbir şeyden yılmıyor. İstiklâl güneşi, bir gün gelecek onun ülkesinde de doğacak. Hürriyet ateşi, bütün bacaları saracak. Ağıtlar yerini, şen, şakrak türkülere bırakacak. Hem İgman Dağları'na, hem de Kafkas Dağları'na barışın sımsıcak eli değecek. Umutlar yeşerdikçe, acılar tükenecek. Muhabbet kuşları sonsuz uçuştalar! Pazaryerinde İrfan, gökyüzünün en uç noktasına bakıyor. Zaman zaman koltuk değneklerine abanıyor. Ufku yutmak istermiş gibi yükseliyor, yükseliyor… Yüreğinde kımıl kımıl duygular. Yüreğinde bir sıcaklık. Yüreğinde bir hoşluk. Sanki bugün, işte şimdi, sonsuz yolculuğa uğurlanan muhabbet kuşları dönecekler. Pazaryerinde sesler çoğaldı. Sirenlerin sesleri sıklaştı. Keskin nişancılar, mermi yağdırmaya başladılar. Ambulansların homurtuları, daha yakından duyulur oldu. İrfan, yine aldırmadı. Olan bitenleri de zaten kanıksamıştı. Yükseğe, daha yükseğe uzanıp da bakabilmek için toparlandı. Tekrar koltuk değneklerine abandı. Bütün gökyüzünü yutmak, küçücük beynine sığdırmak, okumak istiyordu Keskin nişancılar mermi yağdırıyor. Ambulanslar siren sirene, yarışıyorlar. Bağırıp çağırmalar, yakınmalar dövünmeler. Koşan, yılan, sinen, pusan insanlar. Keskin nişancılar! Son hareketine hazırlanan İrfan, bu defa beceremedi. Çünkü keskin nişancılar, bırakmadılar. Hedefine mıhlanan kurşunlardan birkaçı, İrfan'ı, Saraybosna'nın bu korkusuz yavrusunu kalbura çevirdiler. Önce koltuk değnekleri yerinden oynadı. İrfan sendeledi, tutunacak dal aradı. Sonra, pazaryerinin ortacığına yığıldı kaldı. Sarılı yeşilli iki muhabbet kuşu, göğün en uç noktasından sökün etti, geldi. Vurulmuştular. Döne döne, güçlükle uçuşlarını tamamladılar. İrfan'ın koynuna girmek isterlermiş gibi, yüreğinin üzerine uzandılar. İşte hepsi, bu! Beynimde kahramanlarımın resmî geçidi başladı. Aralarında geç bulduğum, erken yitirdiğim İrfan da var. Yürüdüler, yürüdüler! "Hırvatlar taarruzda. Sırplar kaçıyor. Çeçenistan'da silâhlar susmuyor. Şamil Basayev, gerekirse yeni baskınlara çıkabileceklerini belirtiyor. Balkondakiler sefada." İşte şimdi, siz de öyle, benim gibi yapın… Koltuğunuzdan doğrulup, pencerenizi açın. Var gücünüzle: "Kanları yerde kalmayacak!" diye bağırın. Bağırın, bağırın. Açılırsınız! Ağla yüreğim, ağla!
Oyhan Hasan
|
|
|